Laiklik, Eğitim ve Demokrasi: Zola’nın Vérité (Gerçek) Romanı Üzerine Bir İnceleme

İzin verirseniz optiğimizi dünya edebiyatının en dikkat çekici yazarlarından biri sayılan Émile Zola’nın “Gerçek” (Vérité) ismini verdiği romanına çevirmek istiyorum fakat romanı incelemeye geçmeden önce bu yazının çerçevesini belirlememiz gerekiyor.

Tezli romanları incelemek pek çok açıdan zordur. Émile Zola’nın bu romanında da benzer zorlukların mevcut olduğunu belirterek başlayalım söze.

Zola bu romanında laik ve dinsel eğitim ikiliğinin sahici bir çatışmasını tüm detaylarıyla gözler önüne sermektedir. Odaklandığı yer öncelikle eğitimdir. Eğitimdeki yozlaşmanın bütün komplikasyonlarını adım adım izlettirmektedir okurlarına. Dinin etkisine giren siyasetin hem yargıyı hem de kolluk kuvvetlerini nasıl yozlaştırdığını ustaca göstermektedir. Devletin “ortak iyilik için” örgütlenmiş bir güç olmaktan çıkarılıp toplumu nasıl çürüttüğünü eksiksiz bir biçimde tasvir eder.  

Romandaki tezler günümüz sorunlarına da ışık tutacak bir spektrumda genişlemektedir. Zola, roman boyunca adalet, eğitim, yoksulluk, bağnazlık, ırkçılık, cumhuriyet, demokrasi gibi koca koca kavramların birbirleriyle olan ilişkilerini bir kuyumcu sabrıyla nakşeder.

Natüralizmin en önemli temsilcileri arasında gösterilen Émilé Zola’nın “Gerçek” (Vérité) romanında da natüralist tarzını sürdürdüğünü görüyoruz. Romanın o günün Fransa’sı için en önemli olaylardan biri sayılan Dreyfus davasının bir alegorisi olarak kaleme alındığını güçlü bir biçimde belirtmemiz gerekiyor. Bu konu üzerinde ayrıca duracağız. Pek çok açıdan bakıldığında (eğer bir abartı sayılmayacaksa) bu eserin günümüz Türkiye’sinin bazı sorunlarına da adeta 122 yıl öncesinden ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

Biliyoruz ki Émilé Zola eserlerini bilimsel determinizmin optiğinden kırılan ışıkla kurmaktadır. Tıpkı hayatta olduğu gibi romanda da her şey birbirine neden sonuç ilişkisi içinde bağlanmıştır. Romanın kurgusundaki evrensel duyarlılıklar öylesine güçlü işlenmiştir ki; şahsen ben romanda geçen olayların sanki 2025 Türkiye’sinde geçtiğini bile düşünmekten kendimi alamadım. Bu yönüyle Émilé Zola’nın yalnızca Fransız toplumunun adalet ve hakikat arayışını dile getirmediğini; evrensel düzeyde bir adalet ve hakikat arayışı içine girdiğini özellikle belirtmemiz gerekiyor.  

Romanı okurken alegorinin de alegorisiyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Çünkü Dreyfus davasında Dreyfus’un başına gelen o ırkçı antisemit tarz yalnızca o günün Fransa’sını ilgilendiren bir sorun değildi. Asıl sorun, gerçeğin saptırılmaya çalışılması ve adaletin yaralanması meselesiydi. Zola’nın perspektifi buydu. Nitekim o antisemit tarz; Zola gibi diğer başka büyük yazarlara, sanat ve bilim insanlarına, siyasetçilere rağmen ne yazık ki tüm Avrupa’da faşizmi antisemitizm üzerinden yeniden ihdas etmiş ve tüm dünyada ölümcül bir insanlık suçunu hiç unutulmaz bir yaraya dönüştürmüştür.

Zola’nın optiğinden bakabilseydik eğer, o optikten kırılan ışığın bugünkü Filistinlilerin trajedisine de odaklandığını görürdük. Zira anlayabildiğim kadarıyla Zola olgusal gerçeğe sadık biridir. Günümüzde İsrail’in katliamcı ve yayılmacı politikaları tüm dünyada ne yazık ki antisemitizmi yeniden hortlatacak seviyeye çıkmıştır. Bu sert politikalar dünyanın yakın gelecekteki sorunlarının da yine Mezopotamya ve Ortadoğu kaynaklı olacağını göstermektedir. O halde bu romanı incelerken sıklıkla güncel sorunlara da mecburen bağlanacağımızı varsayabiliriz.

Konunun hayli geniş olduğunu biliyoruz. Çünkü romanda merkeze alınan kavramların geniş bir etki alanı olduğu ortadadır. Bu nedenle bu yazının sınırlarını çizmeye çalışırken ihtiyatlı olmam gerektiğinin de farkındayım. İnternet ortamında kolaylıkla ulaşılabilecek bilgileri buraya yığmak istemiyorum. Fakat yeri geldikçe bazı bilgileri de burada anmadan geçmeyeceğim.

Bu yazıda sırasıyla şu başlıklar incelenecektir:

  • Dreyfus Davası ve J’Accuse! (Suçluyorum!)
  • Osmanlı’da Bir Dreyfus Vakası: Yosef Karmona
  • Laik ve Dinsel Eğitim Üzerine Birkaç Söz
  • Sonuç: “Gerçek Yürüyor”

Hemen belirtmeliyim ki amacım yalnızca romanı incelemek değildir. Romanın “Gerçek”leri ele alış biçimini ve bu biçimin romandan çıkarak tarihsel süreç içinde “Gerçek”lere nasıl etki ettiğini anlamak benim açımdan çok daha ilgi çekici görünmektedir. Bu yönüyle bir yazarın sorumluluğu ve mücadelesi gibi başlıklar da ister istemez bu yazıda gündeme gelmiş olacaktır. Sözü daha fazla uzatmadan incelememize başlayalım.

Zola’nın Yaşamı ve Yazınsal Dönüşümü

Asıl adı Émilé François Zola’dır. 2 Nisan 1840’ta Paris’te doğmuştur. Babası Venedik göçmeni olan mühendis François Zola, annesi ise Fransız Emilie Aubert’tir. Babasının işlerinden dolayı çocukluğu Aix-en-Provence’da geçmiştir. Yedi yaşındayken babasını kaybeden Zola, Collége Bourbon’a yatılı olarak gönderilmiştir. Bu okulda en yakın arkadaşlarından biri daha sonra empresyonizmin de ünlü isimlerinden biri olarak kabul edilen Paul Cézanne olacaktır. 1858 yılında Paris’e taşınan Zola burada Lycée Saint-Louis’ye girer fakat bu okulda iki defa bakaloryasını veremez.

Zola, Paris rıhtımında vergi dairesinde mübeyyiz (yazıları temize çeken kişi) olarak çalışır. İki ay çalıştıktan sonra bu işten vazgeçerek yazarlık yapmaya karar verir. Quartier Latin’de yazarlığa başlar. 1862 yılında yeni kurulmuş olan Hachette yayınevinde yükleme memuru olarak işe girer. Burada peş peşe aldığı terfiler sayesinde yayınevinin tanıtımından sorumlu olur. 1866 yılında ise tüm zamanını yazarlığa ayırmak üzere işten ayrılır ve ilk öykü derlemesi Ninon’a Öyküler ve ilk romanı olan Claude’un İtirafları romanını 1865’te yayınlar. 1867’de Thérese Raquin’i yayınlar. 1871 yılına gelindiğinde Zola’nın edebiyatında büyük bir dönüşüm yaşandığına tanıklık ederiz. (O tarihte Fransa Sedan savaşında Prusya’ya yenilmiş ve imparator III. Napoleon {yeğen Napoleon} Prusya’ya esir düşmüştür. İmparatorun teslim olmasından birkaç gün sonra Paris’te devrim olmuş ve Üçüncü Cumhuriyet dönemi kurulmuştur. Yeni kurulan hükümet, beş ay daha savaşı sürdürmüştür. Meşhur Paris Komünü de yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Komünün kanlı bir biçimde bastırılışı da dahil olmak üzere Zola pek çok olaya tanıklık etmiş ve eserlerinde küçük insanların trajedisi bağlamında bu sosyal çalkantıları başarılı bir biçimde işlemiştir.)

Rougon-Macquart dizisinin ilk kitabı Rougonların Serveti’ni 1871 yılında yayınlar. Eserlerindeki gerçeklik doğrudan yaşamı yansıtır. Sınıfsal bir bakış açısıyla kaleme aldığı bu romanlarını bilimsel nedensellik ilkesine göre kurgulamıştır. Meyhane 1877, Nana 1880, Germinal 1885, Eser 1886, Toprak 1887 yıllarında yayınlanır. Bu romanlar onun dünyada en rağbet gören romanları olmuştur. Bu yazının konusu olan Gerçek (Vérité) romanı ise daha önce de belirttiğim üzere Fransa’da büyük bir olay haline gelen Dreyfus Davasının bir alegorisidir. Davayı önemli hale getiren kuşkusuz ki Emilé Zola’nın gerçeğin ve adaletin savunusundaki o destansı tutumudur. Her ne kadar elimizde yeterli bir kanıt olmasa da Dreyfus davasının yeniden görülmesi için gösterdiği kararlı tutum ne yazık ki onu canından etmiştir. En azından genel kanı bu yöndedir. Şömine bacasının tıkanması yüzünden karbon monoksit zehirlenmesiyle 29 Eylül 1902’de evinde ölü bulunur Zola. Kimilerine göre bu ölüm Dreyfus karşıtlarının düpedüz bir suikastıdır[1]. Ölümü de olay haline gelen Zola’nın cenaze törenine elli bin kişi katılır. 1888’de aldığı Legion d’honneur Şövalyesi unvanı, dava nedeniyle askıya alınmış olduğu için yani davası henüz sonuçlanmadığı için Legion d’honneur unvanına rağmen kendisine devlet tarafından resmî bir cenaze töreni düzenlenemez. Ancak yine de Fransız ordusunu temsilen bir bölük askerin cenazeye katılım göstermesi sembolik açıdan dikkat çekici olmuştur.

Zola, Montmarte mezarlığına defnedilir. Ölümünden altı yıl sonra ise meclisin aldığı bir kararla naaşı 4 Haziran 1908’de ünlü Pantheon’a taşınır.

Émilé Zola’nın yaşamına dair daha detaylı bir bakış kuşkusuz ki bu yazının amacı değildir. Ancak Fransız ihtilali ile başlayan bu büyük çalkantılı dönem yalnızca Fransa’yı değil tüm dünyayı etkilemiştir. Zola böylesine çalkantılı dönemi bizzat anaforun merkezinde yaşamış bir yazardır. Bu nedenle Zola’nın yaşadığı dönemin de kabaca bir tasvirini yapmamız uygun düşecektir.

Fransa’da Devrimler, Cumhuriyetler, Darbeler ve İmparatorluklar  

1789 Fransız ihtilali kuşkusuz ki dünyanın en önemli siyasal olayları arasındadır. Bu ihtilal bütün dünyada ulusların uyanışına esin kaynağı olmuştur. Öyle ki bu etkiler hala sürmektedir. İmparatorluklar parçalanmış, ulusçuluk fikri dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Keza aynı şekilde çatışmalar da dünyanın dört bir yanına yayılmış vaziyettedir. Çöken imparatorlukların etki alanlarında bulunan ve hala aktif olan çatışmaların motivasyonunu başka türlü açıklayabileceğimizi sanmıyorum.

İnternetten araştırıp öğrenebildiğim kadarıyla yalnızca benim kişisel tarihim içinde bile -yani 1971’den bu yana- dünyada 50’den fazla bağımsız egemen devlet kurulmuştur. Her ne kadar bu devletlerin büyük çoğunluğu mikro devlet düzeyinde olsalar da önemli olan bu değildir. Bu devletlerin tamamı ya çatışmalarla ya da anlaşmalar veya referandumlar gibi çeşitli yollarla fakat nihayetinde ulusçuluk fikriyle kurulmuşlardır. (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi uluslararası arenada tartışmalı olan devletler bu sayıya dahil değildir) Bu kadar yeni devletin kurulması yeni sınırların çizilmesi bile ulusçuluk fikrinin hala etkin bir biçimde devam ettiğini göstermektedir.

1789 Fransız Devrimi ve Sosyoekonomik Koşullar

Bilindiği gibi o dönem Fransa’da ekonomi bozuktur. Soylular, din adamları ve halktan oluşan sorunlu bir sosyal yapı vardır. Halk açısından yoksulluk ve vergiler son derece ağırdır. Üstüne üstlük bir de kıtlık başlamıştır. Çünkü İzlanda’nın güneydoğusundaki volkan patlaması[2] yüzünden bütün dünya etkilenmiş ve özellikle

Avrupa büyük bir kıtlıkla karşı karşıya kalmıştır. Ekinler sekiz ay kül nedeniyle büyümemiş büyüyenler de hasat edilememiştir. Yazların daha sıcak kışların ise daha soğuk geçtiği rapor edilmiştir. Tarımdaki olumsuzluklar hayvancılığa da sirayet etmiştir. Etkileri yaklaşık 10 yıl süren bir iklim değişikliği söz konusu olmuştur. Hayvanlar beslenemedikleri, gazdan ve külden etkilendikleri için zayıf düşmüşler ya da açlıktan telef olmuşlardır. İnsanlar da tıpkı hayvanlar gibi açlık ve kıtlığın pençesine düşmüşlerdir. Yiyecek ekmek dahi bulamayan insanların yeni vergilerle baskı altına alınması halkın öfkesini doğal olarak saraya yöneltmiştir. Ekmek bile bulamıyoruz diyen halka “ekmek yoksa pasta yesinler[3] şeklinde yanıtlar verilmesi kuşkusuz ki ihtilalin nesnel koşullarını oluşturmuştur.

İhtilalin düşünsel koşulları Fransız aydınlanmacılığının sembol isimleri J.J. Rousseau, Voltaire, Diderot gibi isimler tarafından bir süredir hiç farkında olmadan zaten oluşturuluyordu. Fransız toplumunun sekülerleşme arzusunu doğru ve etkin bir biçimde dile getiren bu düşünürler gerçekte Fransız burjuvazisine de devrime öncülük etmek için gerekli olan o siyasal materyali vermiş oldular. Böylece burjuvazinin öncülüğünde gerçekleşen ihtilal, egemenliği kraldan alıp ulusa vermiştir. Tarihsel detaylarda ve ideolojik yorumlarda kaybolmadan dönemin resmini hiç değilse bir impression (izlenim) biçiminde vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bir klişe gibi söylenmiş olan cümlelerimin arkasında büyük ve kanlı hesaplaşmalar olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Monarşi devrilmiş ve yaklaşık üç yıl süren kargaşadan sonra 1792 yılının Eylül ayında Ulusal Konvansiyon Birinci Cumhuriyet’i kurmuştur. Bu kuruluş kanlı infazlar sürecini başlatmıştır. Burada hemen belirtmem gerekir ki siyasetin doğası gereği tüm devrilen iktidarlar yeni kurulan iktidarları alt etmek için hemen her yolu denerler. Fransa’da da durum tam olarak böyledir. Çünkü güç dengeleri içinde şekillenen yaşamda sosyal açıdan da en ufak bir boşluk yoktur. Konumuza daha sağlıklı bir biçimde geri dönebilmek adına Fransa’daki iktidar değişimlerini aşağıya kabaca özetlemeyi uygun görüyorum.

Birinci Cumhuriyet (1792-1804): Georges Danton devrimin önemli liderlerindendir. Maximillien Robespierre ise Terör Dönemi (1793-1794) diye anılan dönemin Jakoben liderlerindendir. Cumhuriyet rejiminin yerleşmesini sağlamak adına çok sert önlemler alınmış ve bu dönemde pek çok kişi giyotinle ya da kurşuna dizilerek infaz edilmiştir. 1795’ten 1799’a kadar Direktuvar hükümeti yeni kurulan cumhuriyeti yönetmiştir.

Birinci İmparatorluk (1804-1815): Cumhuriyeti yönetmeye çalışan Direktuvar hükümetinin rüşvet ve yolsuzluk gibi nedenlerle gözden düştüğü bir dönemde ordu içinde hızla yükselen bir komutan olan Napoleon Bonaparte, 18 Brumaire Darbesi diye bilinen bir olayla fiilen iktidara gelir. 9 Kasım 1799 yılında Direktuvar hükümeti son bulur. Bu dönemde Cumhuriyet rejimi devam ediyormuş gibi görünse de aslında üç kişilik konsül heyeti görevdedir. Bütün her şeye karar veren ve en yetkili konsül olarak ipleri eline alan kişi de Napoleon Bonaparte’tır. 1802 yılında yapılan plesibit ile (yani evet ya da hayır oyu verilen bir halk oylaması ile) Napoleon kendini ömür boyu konsül seçtirir. Cumhuriyetin yıkılması için son bir adım daha kalmıştır. O adım da 1804 yılında atılır. Napoleon Bonaparte yapılan halk oylaması ile imparatorluğunu ilan eder. Taç giyme töreninde tacını başına kendisi yerleştirir. Böylece kilisenin taç giyme teamüllerine de karşı geldiğini göstermekten çekinmez. Napoleon’un taç giymesinden sonra Fransa’da Birinci İmparatorluk dönemi resmiyet kazanır. Bu dönem 1815 yılına kadar sürecektir.

Bourbon Restorasyonu (1814/1815-1830): Elba Adasındaki sürgünden kaçan Napoleon yeniden iktidarı ele almış Yüz Gün Dönemi diye bilinen bu dönemde çeşitli savaşları yönetmiş ve nihayetinde Waterloo savaşındaki yenilgiyle tekrar tahttan feragat etmiştir. Napolyon’un 1815 yılında Prusya ve İngiliz ittifakına karşı yenilmesi ve tekrar sürgüne gönderilmesi onu ikinci kez tahttan etmiştir. Monarşistlerin harekete geçtiği bu dönemde Fransız devrimi öncesindeki hanedanlık olan Bourbon hanedanlığı iktidarını yeniden ele geçirmiştir. Bu nedenle bu dönem Bourbon restorasyonu diye anılmaktadır.

Restorasyon döneminde Napoleon’dan sonra tahta geçen XVIII. Louis anayasal bir monarşi kurmak için gayret etmiştir. Ondan sonra iktidarı devralan kardeşi X. Charles ise tam tersi bir iktidar kurmak istemiştir. Özgürlükleri kısıtlamak özellikle de basın özgürlüğü ve seçme özgürlüğünü kısıtlamak onu iktidardan etmiştir diyebiliriz. Literatüre Temmuz darbesi diye geçen bir darbeyle X. Charles da iktidara veda eder.

Temmuz Monarşisi (1830-1848): Bourbon’ların bir başka kolundan Louis-Philippe, 1830 Temmuz devrimi ile iktidarı ele alır. Vatandaş Kral olarak da bilinen Louis-Philippe daha özgürlükçü bir yönetim sergilemiştir. Bu dönemde liberal burjuvazinin güç kazandığını, sanayi ve ticaretin geliştiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik krizler, işsizlikler ve artan devrimci muhalefetle baş edemeyen bu iktidar da en sonunda güç kaybederek ikinci cumhuriyetin ilan edilmesine engel olamaz.

İkinci Cumhuriyet (1848-1852): Napoleon Bonaparte’ın erkek kardeşi Louis Bonaparte, 1806 ile 1810 yılları arasında Hollanda’ya kral olarak atanmıştır. Ağabeyi Napoleon Bonaparte tarafından atanan Hollanda kralı Louis Bonaparte’ın Louis-Napoleon Bonaparte isminde de bir oğlu vardır. Yeğen Napoleon olarak adlandıracağımız bu kişi güçlü ve karizmatik amcasını örnek alan bir siyasetçi olarak karşımıza çıkar. Bilhassa İkinci Cumhuriyet döneminin önemli bir siyasi figürüdür.

Louis-Napoleon Bonaparte Fransa’da 1848 ayaklanmalarında amcası gibi pragmatik bir siyaset tarzını benimser. Bu öykünme onun cumhurbaşkanı seçilmesine yetmiştir. Hatta siyaset literatürü açısından Bonapartizm gibi yeni bir kavramın doğuşuna da sebep olmuştur.

Büyük bir kargaşa içinde yaşayan halkın istikrar ve güç arayışına bir karşılık olarak cumhurbaşkanı seçilen yeğen, amcasının “güçlü lider” imajından yeterince yararlanmayı bilmiştir. Amcası Napoleon Bonaparte’a öykünmekle eleştirilen Louis-Napoleon Bonaparte da 1852 yılında tıpkı amcası gibi bir darbe yapmış ve bu darbeyle İkinci Cumhuriyet dönemini sonlandırmıştır. Böylece Fransa’da İkinci İmparatorluk dönemi olarak bilinen dönem başlamıştır.[4]  

İkinci İmparatorluk (1852-1870): Yeğen Louis-Napoleon Bonaparte Cumhuriyet’i yıkıp kendini imparator ilan ettikten sonra adını da III. Napoleon olarak değiştirmiştir.

Denilebilir ki özellikle Paris’in modernizasyonu ve Fransa’nın sanayileşmesi bu dönemde hız kazanmıştır.

III. Napoleon da amcası gibi savaşa girmekten çekinmemiştir. İktidarının ilk dönemlerinde Osmanlı’nın Rusya ile yürüttüğü Kırım savaşında Osmanlı’nın yanında saf tutmuştur. Fransa’nın Sedan Savaşında (1870-1871) Prusya’ya yenilmesi III. Napoleon’un iktidarının da sonu olmuştur. İmparator Prusya’ya esir düşmüş Fransa ağır bir savaş tazminatına mahkûm olmuş ve ülkede iç karışıklıklar baş göstermiştir. Ünlü Paris Komünü de yine bu dönemde gerçekleşmiştir. (72 gün süren ayaklanma büyük bir katliam ve trajedi ile sonuçlanmıştır. Sosyal sonuçları ise hala güncel bir umudu yansıtmaktadır. Ezilenlerin, emekçilerin ve genel adıyla proletaryanın en önemli iktidar deneyimlerinden biri sayılan Paris Komünü daha sonraki süreçte de yaşanacak olan tüm sosyalist devrimlere ve devrimci hareketlere ilham kaynağı olmuştur.)

Üçüncü Cumhuriyet (1870-1940): Fransa’da laik ve dinsel eğitim çatışmasının öne çıktığı bu dönem modern Fransa için bir dönüm noktasıdır. Bu yazının amacı doğrultusunda ilerlediğimizde dönemin başat kavramlarını eğitim ve sömürgecilik olarak belirleyebiliriz.

Eğitim bakanı ve iki kez de başbakanlık yapan Jules Ferry’nin Fransa’da laik ve bilimsel eğitimi yerleştirme mücadelesi Émilé Zola’ya Gerçek (Vérité) romanında esin kaynağı olmuş gibidir. Katolik kilisesine karşı verilen bu amansız mücadelede Ferry başarılı olmuştur.

İlköğretim okulları Ferry döneminde parasız, laik ve zorunlu hale getirilmiştir. Eğitim kilisenin etkinliğinden kurtarılmıştır. Öte yandan serbest rekabetçi dönemde iyice palazlanan Fransız burjuvazisinin yeni pazar arayışları Ferry’nin sömürgeci siyasetiyle anlam bulmuştur. Fransa, Başbakan Ferry döneminde Tunus, Madagaskar, Vietnam gibi bölgelerde sömürgeci, yayılmacı ve ırkçı politikalar izler. Ferry, oralara üstün ırk olarak Fransızların medeniyet götürmek zorunluluğundan bahseder.[5]

Ferry’nin eğitim alanındaki laiklik mücadelesinin benzerini Dreyfus davasının bir alegorisi olan Gerçek (Vérité) romanında Émilé Zola’nın titizlikle işlediğini ilerleyen bölümlerde tekrar ele alacağım.

Modernleşmesini laik eğitimle tamamlayan Fransa’da, bu kavramlara çok uzakmış gibi görünen halkın en sonunda nasıl olup da daha seküler ve daha özgürlükçü yaklaşımları benimsediğini dikkatle incelemek ve anlamak zorundayız. Toplumun önüne bu tartışmaları koyanlar kuşkusuz ki toplumu büyük bir dikkatle izlemekte olan bilim insanları, yazarlar, düşünürler ve sanatçılardır. Kabaca buraya kadar özetlediğim bu dönemlerde eser veren yazarlardan bazılarını anmamız çalkantılı dönemlerin ne denli verimli dönüşümlere yol açtığını göstermesi açısından öğretici olabilir. J.J. Rousseau, Voltaire, Diderot, D’Alembert, Marquis De Sade, Chateaubriand, Stendhal, Balzac, Victor Hugo, Alexandre Dumas, Gustave Flaubert, Baudlaire, Marcel Proust, Émilé Zola (Fransız devriminden Üçüncü Cumhuriyet dönemine kadar etkili olan bazı yazarlar) ve burada ismini zikretmediğimiz daha nice yazar ve düşünür.

Okuyucunun merakını gidermek adına kalan son iki cumhuriyet dönemini de belirterek bu bahsi kapatalım. İkinci dünya savaşı yıllarında 1940-1944 yılları arasında Nazi Almanya’sının işbirlikçisi olarak Vichy rejimi iktidardadır. Dolayısıyla bu hükümet dönemini cumhuriyet rejimlerinden ayrı tutmak gerekir.

Dördüncü Cumhuriyet (1946-1958): Fransa’da direnişin sembolü haline gelen ve Özgür Fransa hareketine liderlik eden General Charles de Gaulle Dördüncü Cumhuriyetin kurulmasına öncülük etmiştir. Ancak daha sonraki süreçte kurulan parlamenter sistemi zayıf bulduğu için de görevinden istifa etmiştir.

Beşinci Cumhuriyet (1958-Günümüz): Cezayir sorununun patlak vermesi sonucunda tekrar görev başına çağrılan De Gaulle şartlı olarak bu görevi kabul edeceğini açıkladı. Cumhurbaşkanlığı makamını güçlendiren yeni bir anayasa yapılması koşulu ile seçim talep etti. İstekleri kabul gördü ve yapılan seçimleri de kazandı. Yeni bir anayasa yapıldı ve De Gaulle tekrar göreve geldi. Dördüncü cumhuriyet bitti ve böylece Beşinci Cumhuriyet dönemi başlamış oldu. Günümüzde Fransa Beşinci Cumhuriyet dönemindedir ve De Gaulle döneminde yapılan anayasa ile yönetilmektedir.

Cumhuriyetlerle ilgili olarak adı geçen bu numaralandırmaların öyle gelişi güzel yapılmadığını her bir numaralandırmanın farklı bir anayasal zemine tekabül ettiğine dikkat etmemiz gerekiyor. Diğer taraftan bu yazının buraya kadar ulaşan okurları; Fransız ihtilalinden Üçüncü Cumhuriyet dönemine kadar olan bu çalkantılı süreci aslında Émilé Zola’nın yazınsal gerçekliğini belirleyen dış süreçler biçiminde anlayacaklardır diye ümit ediyorum. 

Emilé Zola Vérité’de (Gerçek’te) Ne Anlatıyor

Émilé Zola’nın Gerçek (Vérité) isimli romanının bendeki nüshasını Bordo & Siyah Yayınları 2003 yılında Erdoğan Alkan’ın çevirisiyle yayınlamış. Dolayısıyla romana yapılan göndermeleri bu nüshaya göre dikkate almak gerekiyor.[6]

Zola, Gerçek (Vérité) romanının hemen başında okurun önüne bir cinayet problemi koyarak romana başlar. Tecavüze uğrayan bir çocuğun; Zéphirin’in öldürülmesiyle okuyucu açısından da yazar açısından da dört kuşak sürecek olan büyük bir mücadele başlar.

Zéphirin’in babası Yahudi, annesi ise terzilik yapan yetim büyümüş bir Katolik’tir. Zéphirin doğduğunda hiçbir dinden değildir. Çünkü kutsanmamıştır bile. Anne ve babası, çocuğu Tanrıya kaptırmak istemedikleri için bu işi kendilerine dert edinmemişlerdir. Fakat bu durum çok uzun sürmez; Zéphirin altı yaşındayken, babası bir gün fabrikada feci bir kazada, karısının gözleri önünde ölür. Bu olayın etkisi altında kalan kadın, bir Yahudi’ye âşık olduğu için Tanrının en sonunda kendisini cezalandırdığını düşünür. Zéphirin’i kutsatarak Kardeşler Okulu adındaki Katolik okuluna yazdırır. Kocasının ölümü yetmiyormuş gibi oğlu Zéphirin’in her geçen gün kamburlaşması da kadının üzüntüsünü artırır ve en sonunda Zéphirin’in on bir yaşına girdiği yıl, oğlunun Kudas törenini bile göremeden, üzüntüden hastalanıp ölür.

Kardeşler Din Okulunda yatılı kalan Zéphirin ile ilgilenen kişi ise Yahudi öğretmen Simon’dur. (Simon, Dreyfus’un romandaki alegorisidir; Dreyfus Davasını ayrıca ele alacağız. Çünkü hem romanda hem de yaşamda asıl önemli olan Dreyfus davasının bize öğrettikleridir.)

Zéphirin, Simon’un karısı Rachel Lehmann’ın yeğenidir. Karısını akrabalarına karşı zor durumda bırakmamak adına çocukla Simon ilgilenmektedir. İşte roman tam bu noktada Zéphirin’in tecavüz edildikten sonra öldürülmesiyle başlar. Elbette bu iğrenç olayda suçlanan ilk kişi Simon olur! Neden mi? Çünkü Simon bir Yahudi’dir. Çünkü bu küçük kasabada böyle bir iğrençliği ancak bir Yahudi yapabilir! Üstelik Simon devlet okulunda laik ve bilimsel eğitimi savunan dinsel eğitime pek yüz vermeyen cumhuriyetçi bir öğretmendir! Dolayısıyla bütün bunlar başka suçlu aramaya gerek bırakmaz. Bir Yahudi’den üstelik cumhuriyetçi, laik ve bilimsel eğitimi savunan bir Yahudi’den başka böyle bir iğrençliği kim yapmış olabilirdi ki! Tanrının emrettiği yolda giden dini bütün bir Katolik mi? Asla!

Romanda öne çıkan bir diğer karakter de Marc Froment’tir. (Mücadeleci ve sorgulayıcı ve aydın kişiliğiyle Émilé Zola’nın romandaki alegorisidir.) O da tıpkı Simon gibi laik ve bilimsel eğitimi savunan cumhuriyetçi bir öğretmendir. Marc, bir köyde (Jonville’de) öğretmendir Simon ise dinci Katoliklerin çok etkin olduğu bir beldede (Maillebois’da) devlet okulunda görevlidir. Öğretmen okulundan arkadaşlıkları vardır. Marc, Simon’u gayet iyi tanımaktadır;

Yahudileri Marc da sevmezdi. Herhalde bu duygu atalarından miras kalmaydı. Özgür düşünceli bir insan olmasına rağmen, nedenlerini araştırmayı düşünmemişti hiç. Ama Simon’a karşı sevgisi vardı, yüreğinde öğretmen okulunda birlikte geçen günlerin dost anıları yaşıyordu. Onunla senli benli konuşurdu. Her yerde çok akıllı, işinde titiz, çok iyi bir öğretmen olduğunu söylerdi. Ne var ki onu, aşırı kırtasiyeci, yönetmeliklere sıkı sıkıya bağlı, daima yöneticilerini memnun etme çabası içinde çırpınan, aşırı disiplinli, esneklikten uzak bir kimse olarak görürdü. Simon’un bu ürkek, kılı kırk yaran tutumunu Yahudilere karşı çağlar boyunca sürdürülen bir yıldırma savaşının olağan sonucuna bağlardı. Bütün Yahudiler gibi, Simon’un da soydan gelen bir korkuyla böyle davrandığını düşünürdü.[7]

Zola burada Marc ve Simon’un roman boyunca aslında hangi kökleşmiş sorunlara dayanarak hangi psikoloji ile neler yaşayacaklarının ipuçlarını verir. Din okulunda yatılı kalan zavallı bir çocuğun öldürülmesi olayını istismar eden Kapüsen Katolikleri, Cizvitler ve diğer mezhep taraftarları olaydan laikleri, cumhuriyetçileri, Yahudileri Simon’un şahsında sorumlu tutma yarışına girişirler.

Olayla hiç ilgisi olmayan Simon, yerel gazetelerin hedef göstermesi ve Katolik mezheplerin kışkırtmasıyla tutuklanır. Buradaki mücadele alanını son derece başarılı ve neredeyse gerçek yaşamdakinden ayırt edilemez biçimde tasvir ediyor Zola. Sanırım romanın başarısı da buradan gelmektedir.

Elbette olaylar yalnızca Marc’ın gözleri önünde cereyan etmiyordu; bütün bir kasabanın ve nihayetinde koca bir ülkenin gözleri önünde cereyan ediyordu. Pekiyi ama gerçeği neden yalnızca Marc ve Simon’un birkaç arkadaşı dışında hiç kimse göremiyordu? Bu hukuksuzluk karşısında hiçbir çıkarı olmayan halkın suskunluğunun nedeni neydi acaba? Simon’a düşmanlık güdenlerin amacı belliydi; o halde bu işten zarar gördüğü aşikâr olan kitlelerinin suskunluğundaki amaç neydi? Gerçek durdurulabilir miydi, yolundan saptırılabilir miydi? Émilé Zola bu sorulara romanda şöyle yanıt veriyor:

Kasabaya dönerken üzgün üzgün düşünüyordu Marc. Toprağın kara bağrında uyuyakalmış, kör, sağır, dilsiz bir kitleye, kalın bir cahillik tabakasına çarpmıştı. Bognard’ların ardında, alabildiğine ağır uyumakta direnen, ot gibi yaşamaya alışmış bütün bir köylü yığını vardı. Gerçeğe ve adalete uyanık insanlar olarak yetiştirmek için bütün bu halkın eğitilmesi gerekiyordu. Ama saplanıp kaldıkları bu balçıktan onları kurtarmak kolay değildi, sabırlı uzun bir çalışma gerekiyordu, bu koyu karanlıklardan çekip almak daha nice kuşakların çabasını bekliyordu! Şu an ülkenin büyük bir bölümü, çocukluk dönemini, ilkel bir aptallığı yaşıyordu. Bognard’la birlikte, hiçbir şey bilmedikleri ve bilmek istemediklerinden gerçeğe karşı duran bir hammadde yığınına çarpmıştı.[8]

Görüldüğü gibi Zola, Marc’ın ağzından asıl sorunun eğitim sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Bir köy öğretmeni olarak Marc’ın böyle düşünmesini normal karşılasak bile toplumsal sınıf ve tabakaların eğitimle şekillendikleri de çok bariz bir gerçektir. Toplumların gelişmişlik, gerçeğe ve adalete bağlılık düzeyleri ancak eğitimdeki farklılıklarıyla belirgin hale gelmektedir.  Zola romanda bu sorunun çözümünü tıpkı gerçek yaşamdaki gibi dört kuşak içinde çözüyor. Burada sorunu çözen eğitimin, laik ve cumhuriyetçi eğitim olduğunu bir kez daha anımsatmakta yarar var. Konuyu Fransa’nın gelişmişliği ve emperyalist sömürgeciliği bağlamında ele aldığımızda, dogmalardan arındırılmış, laik ve bilimsel eğitim modelinin bugünkü Fransa’yı diğer uluslardan ileriye taşıyan unsurlardan biri olduğu kuşkuya mahal bırakmayacak kadar açıktır.

Zola’nın aynasında yer alan toplumsal yapıya zaman zaman tekrar göz atacağız. Çünkü orada bugünün insanına da ait olan pek çok görüntüyle karşılaşacağımızı biliyorum. Çünkü dönemi inceledikçe sanki insanlar aynı insanlarmış; dolayısıyla sorunlarımız da hala aynıymış gibi hissediyorum.

Sokakta kendi kendine konuşarak düşünmeye başladı Marc. Cahil köylüden, aptal ve korkak küçük memuruna, bütün bilgi ve görgüsü bir iki askerlik anısı ve iş yerinde gördüklerinden öteye gitmeyen budala işçiye dek, herkes bencilliğin, kayıtsızlığın dar kalıplarına sıkışıp kalmıştı. Bütün bu beyinlerin örümceklenmesi; yöntemsiz, bilimsel temellere dayanmayan, aklın afyonlanması, uyuşmasıyla, daha beteri, çürümesiyle sonuçlanan bir eğitim yüzündendi. Evet, eğitim, iki yüzlülükten, yalandan arınmış olmalıydı, gerçeğe saygı duyan, gerçeği araştıran tam bir eğitim gerekirdi. Ve bir arkadaşını kurtarmak için giriştiği bu işte, önünde açılan cehalet, korku, hata ve kötülük uçurumu karşısında titremeye başlamıştı. Endişesi gittikçe artıyordu. Bir gün gerçek bir adalet uğruna bu insanlara ihtiyaç duymak ne büyük bir bahtsızlıktı. Ve bunlar Fransa demekti, bu hantal, bu donuk insanlar Fransa demekti. İçlerinde ciddileri yok muydu, vardı şüphesiz, ama ağır bir kurşun kitlesi bütün bir ulusu toprağa mıhlıyordu. Bilgisiz ve beyinleri zehirlenmiş olduklarından insanca, özgür, dürüst ve mutlu yaşama yeteneğinden yoksundular.”[9]

Zola’nın aynasındaki bir diğer konu antisemitizmdir. Baştan da belirttiğimiz gibi iç içe geçen ve birbirini ilgilendiren sorunlarla dolu bir romanla karşı karşıyayız. Marc, Simon’un başına gelenlerin Yahudi olmasından kaynaklandığını bilen, gerçeğe sadık ve bilinçli bir öğretmendir ve bu nedenle adalet arayışından hiç vaz geçmemektedir. Arkadaşının adalet mücadelesinde onu adeta tüm Fransa adına savunmaktadır. Azınlık psikolojisini ele aldığı şu pasaja bir göz atalım;

Altın tüccarı Yahudi Nathan’ın milyonlarıyla satın alınmış bu cenneti, bir de otuz yıldır iğneyle kuyu kazarak, günlük ekmeğini güçlükle kazanabilen bir başka Yahudi’nin, Yahudi Lehmann’ın Trou Sokağındaki, havasız evini düşündü Marc. Yoksulluk içinde kıvranan, açlıktan ölecek durumda olan daha nice Yahudi vardı; Yahudi olsun, Katolik olsun, sermayenin çarklarında ezilen nice toplumsal kurban, nice yoksul işçi varken, Yahudi düşmanlığı yaşatılarak beyinler afyonlanıp, zenginlerin sömürüsünün suçu yine yoksulların sırtına, bütün bir kitlenin sırtına yükleniyordu. Bir Yahudi, sermayenin ağababalarından biri olur olmaz, hemen bir baronluk unvanı satın alıp, kızını eski bir soyluyla evlendiriyor, kraldan çok kralcı oluyor ve aslını unutup, soyundan gelenleri boğazlayarak, hain, azgın bir Yahudi düşmanı kesilip çıkıyordu. Sorun Yahudi sorunu değil, insanları zehirleyen, kokuşturan kapital sorunuydu.”[10]

Görüldüğü üzere Émilé Zola’nın optiğine eğitim sorunun yanı sıra sömürü, ırkçılık ve azınlık olmaktan kaynaklanan çeşitli sorunlar da ekleniyor. Hem yoksul hem de azınlık iseniz sizin için adaletin tecelli etmesi tıpkı Simon örneğinde olduğu gibi dört kuşak sonra ancak gerçekleşebiliyor, o da kesin değil! Öte yandan azınlık ama zengin biriyseniz, azınlık olmaktan kaynaklanan ayıbınızı kapatmanız ve aristokrasi içinde yer edinebilmenizin de bir prosedürü var. En başta sizi yetiştiren toplumunuza ihanet etmekle işe başlayıp dalkavukluk basamaklarında hızlıca yükselmeniz gerekiyor. Bütün bu prosedürlerin günümüzde de böyle olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur. Zola’nın dediği gibi; sorun, insanları zehirleyen, kokuşturan kapital sorunudur. Zola’nın sınıfsal tahlil ve tasvirleri onun sosyalist görüşlerden çok da uzağa düşmediğini göstermektedir. Fakat burada Emile Zola’nın bu denli karmaşık toplumsal sorunların çözümünü eğitimde bulmuş olması ilginçtir. Bu çözüm geniş planda tartışılabilecek bir konudur. Yazıyı yoldan çıkarmamak adına şimdilik bu kısmı atlıyorum.

Üslup açısından ele aldığımızda da hayli iddialı bir eser olarak karşımıza çıkıyor Gerçek (Vérité) romanı. Yazar, kendi döneminde gerçekleşen pek çok olaya suskun kalmakla eleştirilen biridir. Toplumu gerçekçi bir biçimde eserlerinde tasvir etmiş olsa da çözüm noktasında yeterince yol göstermediği söylenir. Sosyalistlerle hareket etmemesinin bu tür eleştirilere yol açtığını tahmin etmek güç değildir. Devrimci bir tavır takınmak yerine daha çok reformcu sayılan bir tutum sergilediği için dönemin dinamiklerini dikkate aldığımızda bu da anlaşılabilir görünmektedir. Dönem zor ve çalkantılıdır, kelle götüren bir dönemdir. Buna rağmen romanda kullandığı dil ilerlemeci (progresif) tarih görüşüne uygun sosyalist bir dildir. Muhafazakarlık, dindarlık, dincilik, yobazlık, ilericilik gibi pek çok söylem pasajlar içinde aktif bir biçimde kullanılır. Zaten bu kavramların geçtiği her metin ister istemez reform ya da devrim bunalımını yaşayan bir toplumsal durumu işaret eder ki; Zola da zaten tam olarak bu ikilemi yaşamış biridir. Kavramların bu denli net hatta sert kullanımı gerçeğin ve adaletin ne olduğuna dair siyasal bir fikrin iletilmesi açısından üsluba etki etmektedir. Art arda birkaç alıntı yaparak durumu açıklığa kavuşturalım;

“… öğretmen okulu yöneticiliğine atandığında, kendini tek bir görevin gerçekleştirilmesine vermişti; dini etkilerden arınmış, deneysel bilime saygı duyan, halka gerçeği öğreten, özgürlük, adalet ve barış için çalışan iyi öğretmenler yetiştirmek. Ulusun ve insanlığın kurtuluşu bu okuldu.[11]

Rahiplerin Simon’u suçlama çabası da dikkate değerdi. Mutlaka içlerinden birini kurtarmak için böyle yeri göğü birbirine katıyorlardı. Aynı darbeyle cumhuriyetçi öğrenimi, laik eğitimi vurup, din eğitimini hakim kılacaklardı. Irza geçme ve cinayet şeklinde, alçaklık ve dini istismarla karışık, vahşi ve gözü dönmüş bir sadizm vardı ve bu da cinayetin altında bir softa cübbesinin bulunduğunu ortaya koyuyordu.”[12]

Dini okulları kaldırmak bile Fransa’yı kurtarmaya yetmezdi, gericiler resmi okullara da çengel atmışlar, kadın, erkek öğretmenleri avlamışlardı. Gerici öğretmenlerin verdiği örnekler, dersler, dinin yobaz, uyuşturucu etkilerini taşıyordu, bu yüzden resmi okulların da yeniden düzenlenmesi arıtılması gerekiyordu.”[13]

Emile Zola burjuvazinin proletarya ve dincilerle olan gerilimlerinde dincilerin lehine olacak şekilde nasıl çark edebildiğine de değiniyor. Bu tespit bir bakıma onu da proletaryanın safında yer alan bir yazar olarak belirlemiş oluyor.

Burjuvazi zorla ele geçirdiği iktidarı yavaş yavaş kaybediyordu. 1789’da aristokrasiyi vurup, yönetimi eline almıştı burjuvazi, ülkenin bütün kazançlarını kendisi yiyor, halka halkın payını, kendi hakkını vermeye yanaşmıyordu. Şimdiyse görevi bitmişti, demokrasinin gelişmesi sonucunda bir gün yönetimin halk kitlelerine geçmesinden korkup, kendiliğinden gericilerin yanında yer almıştı. Dünün Volterci burjuvaları bugün gericilerdi, gericilerin kollarına sığınıyordu, çünkü siyasal gücü bir sömürü aracı olarak kullana kullana düzenleri de kokuşmuş, bozulmuştu, toplumsal güçler er geç elbette alaşağı edecekti onları[14]

Gerçek (Vérité) romanında Émilé Zola, öğretmen Marc’ın ağzından epistemolojik sorgulamalara girer. Laik eğitime neden ihtiyaç duyduğumuzu açıklamaya çalışır. Pedagojik kanıtlar göstererek görüşlerinin sağlamasını yapar. Laik ve dinsel eğitim sisteminin yarattığı ikiliğe dikkat çeker. Zola’ya göre dinsel eğitim çocuk ruhsallığında korku ve karmaşaya yol açmaktadır. Ona göre dinsel bilgi, yaşamın gerçeklerinden uzak düştüğü için topluma ek maliyetler yüklemektedir. Dinin tümdengelimli genellemeleri yerine, gerçekleri tek tek ele alan, tümevarımlı deneysel bilgi savunulmalıdır.

“Öğrencilerine her şeyden önce aklın, mantığın, özellikle deneyin dışında hiçbir gerçek bulunamayacağını öğretiyordu. İşçi çocuğu olsun, köylü çocuğu olsun, kendilerine dünya yuvarlaktır ve uzayda dönüyor dendiğinde, çocuklar dini öyküleri, Tanrı’nın üçlü kişiliğini, İsa’nın cisimleşmesini ve dirilişini kabul ettikleri kadar rahatça, güvenle kabul ediyorlardı söylenenleri. Ama öğrencilerin iki bilgi arasında bir ayrım yapabilmeleri, doğruyu yanlıştan ayırabilmeleri için bütün bilgilerin deneyin süzgecinden geçmesi gerekiyordu. Genellemeyle ortaya çıkarılan her gerçek yalandan öteye gidemez, tek gerçek deneylerle edinilen gerçektir ve deneylerle edinilen gerçek de tektir, bütündür, ölümsüzdür. Katolik din kitabını bırakıp, bilimsel, dünyayı ve insanı bilimle açıklayan bir din kitabı zorunluluğu da işte bundan doğuyordu. Bilgi, ölü gerçeğe değil, dini gerçeğe dayanmalı, insanlığın gelişmesine hizmet etmeliydi. Kişi ancak gerçekle özgürlüğüne, mutluluğuna kavuşabilir, kişi ancak gerçekle yeniden düzenlenebilirdi.” [15]

Zola bilmek denilen şeyden gerçeğin bilinmesini anlıyor ve bunun da deney ve gözlem yoluyla akıl ve mantığın açıklanabilir ilkeleri doğrultusunda elde edilebileceğini savunuyor. Burada roman açısından da reel yaşam açısından da önemli bir kavşağa ulaşıyor. Bilimsel yöntemlerle elde edilen olgusal gerçeğin bilgisi, sürekli sağlam bir akıl gerektiren toplumsal bir bağın içinde dolaşıma girer. Yani gerçeği bilmek adaleti bulmak açısından da çok önemliydi. Adalet deneysel bilgiden elde edilmiş gerçeğe; saf gerçeğe muhtaçtı.

“Marc, toplumsal bağı ve sürekli sağlam bir aklı adalette buluyordu.” [16]

Zola Marc’ın ağzından, burjuvazinin kendi işleri için bilimsel bilgiye ve dolayısıyla laik eğitime ihtiyaç duyması ile siyasal çıkarları açısından yeri geldiğinde dinsel eğitime göz yummasını, son derece özüne uygun bir biçimde tanımlayıp tahlil ediyor.

“Evet, bilgi, gelişmenin ilk koşuluydu, ne var ki adalete saygı gösterilmeden, adalet duygusu olmadan insanların mutluluğu için hiçbir kesin sonuç alınamazdı. En iyi eğitimi gördüğü halde burjuva sınıfı neden böyle çürümüş, kokuşmuştu? İnsanlardan çaldığını, onların yasal payını geri vermeye yanaşmadığından, fakir fukarayı sömürdüğünden, haksızlık peşinde koşmasından, böyle kısa bir zamanda çürüyüp kokuşmuştu.” [17]

Romanda Marc genç yaşına rağmen çalışkan, dürüst, bilgili ve ilerleyen bölümlerde ise bilge sayılabilecek kadar ufku geniş biri olarak tasvir ediliyor. Marc’ın ağzından dökülen tahliller ise romanda geçen tarihsel zemine ve sosyal gerçeğe uygun bir hat izliyor. Marc’ın aşağıdaki cümlelerine kim karşı koyabilirdi ki?

“Şüphesiz, bu yalanlar ve adaletsizlikler topluluğunda bilginin bilgi için gelişmesi insanlığın yıkımıyla sonuçlanırdı. Bilim adalet için çalışmalı, bilim özgür ve barışçı bir sonuca götürmeli, geleceğin özgür, barışçı, kardeş kentini kurmalıydı.

Doğru olmak da yetmezdi; Marc, öğrencilerinden iyilik ve aşkla çalışmalarını istiyordu. Her şey ancak ve ancak aşkla ve aşk için çiçeklenebilirdi. Dünyanın odak noktası burda, bu evrensel birlik ve arzu ateşindeydi.” [18]

Dikkat ederseniz ülkemiz özelinde de eğitim sistemi üzerinden yürütülen bitmek bilmez bir laiklik ve demokrasi mücadelesi vardır ve bu mücadele güncelliğini hiçbir zaman için yitirmez. Çünkü Zola’nın da Gerçek (Vérité) romanında ışık tuttuğu gibi toplumsal bağ, adalet duygusu üzerinden inşa edilmektedir. Adalet için salt gerçeğe, salt gerçek için de deneysel ve bilimsel bilgiye ihtiyaç vardır. Bilimsel bilgi ise her türlü dini etkiden arındırılmış bir eğitim sistemi tarafından üretilebilir. Dolayısıyla mahkemeler eğitim sisteminin ürettiği bu salt gerçekle adaleti sağlayarak demokrasiyi inşa etmiş olurlar ve bütün bu kurulu düzen ancak eğitim sistemi üzerinden korunabilir.

Türkiye’deki eğitim sistemi de aynı amaçlarla 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile asıl olarak bugünkü halini almıştır. Eğitim ve öğretimdeki ikiliğin giderilmesiyle birlikte Zola’nın da bu romanda ön gördüğü tarzda modern, laik ve bilimsel eğitime geçiş yapılmıştır. Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu tek dilli, tek dinli, tek bayraklı bir ulus (tek millet) olma fikrinin arka planında öyle sanıldığı gibi ulvi bir değerler sistematiği yoktur. Doğrudan pazarın ihtiyaçlarına yönelik rasyonel bir amaç vardır. İstenen doğrultuda eğitimden geçen kitlenin maliyeti eğitimden istenildiği tarzda geçmeyen bir topluma göre her zaman için daha düşüktür. Bu kavga bir yönüyle gerçekten de bir çağdaşlık kavgasıdır. Çünkü insanlar en çok da toplumsal bağı yaratan ve kendi açılarından meşru görünen ‘çağın gerekleri’ne sığınır ve inanırlar. Örneğin; bütün mülkiyeti ve hukuk sistemini reddetmiş biri olsanız bile, bir gün mahkemeye düşmeniz durumunda, en azından yaşadığınız çağın evrensel hukuk normlarına atıf yapan bir düzeyde ve salt gerçeğe uygun bir tarzda yargılanmayı beklersiniz. Sonuç olarak Türkiye’de de durum Zola’nın işaret ettiği yönde bir gelişmeyle ilerlemiştir. Bütün diğer eğitim düzenlemelerinin temeli olarak Tevhid-i Tedrisat Kanun’u işlev görmüştür. Din işleri ve Vakıflar ile ilgili Vekalet (bakanlık) yerini Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bırakmıştır.

Tekrara düşmeden söylemek gerekirse, yoldan sapmadan bir kez daha şu açıklamayı yapmamız gerekiyor: Neden modern, neden laik, neden bilimsel eğitim? Çünkü burjuvazi metayı dua ile üretemez! Onun parası, kısacası her türden sermayesi, canı kadar değerlidir; kaldı ki sermaye bulmak o kadar kolay değildir. Yatırım, şans eseri yapılamaz, üretim aşamasında dualara ve diğer dinsel süreçlere güvenilemez. İstenir ki; sermaye somut bir birikim olarak nasıl beliriyorsa, metayı var eden üretim süreci de aynı şekilde ölçülebilir, gözlemlenebilir, anlaşılabilir bir süreç olsun. Bu da en son teknolojiyi ve güncel bilgiyi daima zaruri kılar. Modernlik ve bilimsellik denen mevhum yalnızca laik bir yaklaşımla zamanın geçerli bilgisini üretebilir. Bu nedenle çağdaşlık bağlamında modernlik, bilimsellik ve laiklik gibi kavramlar tıpkı bir kavram seti gibi üçlü olarak anılmaktadır.

Türkiye’de eğitimin gericileştiği iddiası sık sık dile getirilen bir iddiadır. Özellikle AKP iktidarı ile tarikat, cemaat ve çeşitli vakıflar üzerinden eğitim sisteminin bir yapboz gibi değiştirildiği söylenir. Söylenenler bir yana yıllarını eğitime vermiş biri olarak söylemem gerekirse benim de tam olarak düşüncem budur. Ancak siyasi konfigürasyon için mantıklı görünen bu tez, üretim sahasındaki bilimsel süreçler için geçerli görünmez. Çünkü üretim bilime ve dolayısıyla deneysel gerçeğe ihtiyaç duyar. O halde açık söylemek gerekirse siyasa ile piyasanın gerçekleri bizim gibi yarı sömürge yarı feodal ülkelerde hiçbir zaman için örtüşmez. Daimi bir kriz, dibi belli olmayan bir bantta, ekonomi grafikleri şeklinde ilerler.  Zola’nın Gerçek (Vérité) romanında Fransız burjuvazisi için belirttiği gibi, Türkiye’deki burjuvazi de kendinde başlayan bu çürümeyi, üretim sürecindeki hakimiyetini kullanarak, bütün topluma yaymıştır. Bugün Türkiye’de siyasal olarak dinci görünenler üretim sahasında tanrıyı unutmuş gibidirler. Hiçbir şeyi şansa bırakmadan ve tam olarak bilimsel gerçeklere uygun bir tarzda geniş bir sömürüyü tesis ettiklerini görüyoruz. Aşağıdaki alıntıyı dikkatle okuduğumuz zaman aradan geçen 122 yıla rağmen okul kitaplarındaki eğitim mantığının nasıl olup da değişmediğini sorgulamamız gerekir.

“Marc derslere başladığı ilk günden beri çocuğa verilen şiddet, dehşet ve budalalık eğitimine karşı durdu. Kitaplar, resimler hemen her saat sunulan derslerle çocuğa hep yanlış eğitim veriliyor, en güçlünün, en haklı olduğu ileri sürülüyordu. Kitaplar kıyımlarla, alt üst edilen kentlerin öyküleriyle doluydu. Tarih adına kanlı sayfalar, savaşlar, fetihler, insanları kırıp geçiren generallerin adları öğretiliyor, körpe beyinler, ovaları kana boyayan orduların gürültü patırtılarıyla zehirleniyordu. Öğrencilere armağan olarak okulca verilen kitaplardan tutun da, çocuk gazetelerine, okul defterlerinin kapaklarına kadar hepsi birbirlerini boğazlayan orduların, tutuşan gemilerin öyküleri ve resimleriyle, insanı insanın kurdu yapan yıkımlarla doluydu. Eğer bir savaş anlatılmıyorsa bu kez de yoğun karanlıklar kaynağı saçma bir efsaneye yer veriliyordu; Fransa’yı dua gücüyle kurtaran bir ermiş, İsa ya da Meryem’in, ülkenin bütün nimetlerini zenginlere sunan bir mucizesi, bir haç işaretiyle toplumsal ve siyasal güçlüklerin üstesinden gelen bir papaz. Bütün bu efsanelerde insanlardan hep boyun eğmesi isteniliyor, öte yandan Tanrı, öfkeli, kızgın, gökyüzünde şimşekler çaktıran bir Tanrı şeklinde tanıtılıyordu. Hep korku işleniyordu. Tanrı korkusu, şeytan korkusu gibi. Daha çocukluktan birey, alçak ve çirkin bir korku duygusuyla yetiştiriliyor ve cehalet, yalan içinde hayat bulan bu korku, mezara dek insanın ardını bırakmıyordu. Dünyanın nimetlerini bölüşen efendilerin de istediği bu değil miydi, insanların kurulu düzeni körü körüne savunmaya hazır asker haline getirmek değil miydi? İnsanlık kültürünü savaşlarla doldurmak ne acayip bir şeydi! Bu kültürün kapıları, sorunların kılıçla çözümlendiği eski çağlarla birlikte kapanmalıydı artık. Bugün uluslar varlıklarını sürdürüyorlarsa, savaşçı olduklarından mı ayaktalar? Kim böyle saçma bir şeyi söylemeye cesaret edebilir? Yarının galipleri, hasımlarını savaş alanında değil iktisadi alanda yenenler, emeği örgütlemesini, halkına daha çok sosyal adalet ve mutluluk getirmesini bilenlerdir. Fransa’ya düşen görev de buydu. Devrimi tamamlamak, kendi halkını ve tutsak halkları kurtarmak. Oysa halkı asker yetiştirmek gibi dar bir görüş, dar bir kafayla düzenlenmişti eğitim. Marc’ı üzen, öfkelendiren buydu. Ulus bir savaştan çıkmış, türlü yıkımlara uğramıştı, yıkımların acısıyla savaşçı bir halk, asker bir halk yetiştirmeye kalkmak zararsız görülebilirdi, ama günün iğrenç çöküntüsü de işte buradan, orduya alabildiğine bel bağlamaktan, demokrasiyi generallerin ellerine teslim etmekten doğuyordu. Bir ulusun, silahlı komşuları arasında güvenliğini koruması zorunluymuş, güzel, peki, yarının emekçilerini, özgür ve dürüst yurttaşlarını yetiştirmek zorunda değil mi? Elbette, hem de çok daha zorunlu. Bir kez bütün Fransa halkı gerçekleri öğrensin, istemeye başlasın, en güçlü silahlarla donatılan imparatorluklar bile onun gerçek ve adalet dolu soluğuyla çökecektir. Özgür, bilen, isteyen bir halkın başardığını, ordular, toplar, tüfekler, asla başaramaz. Halklar, halkları uyandırıyor ve halkların deneysel bilimle yetişip, tek tek ayağa kalktıkları gün savaşın sonu gelmiş, barışın zaferi başlamış olacak.” [19]

Zola, toplumsal gelişmelerde aydının rolünü de önemseyen bir yazardır. Onun Dreyfus davasında aldığı riski küçümseyen bazı sosyalist ve devrimcileri bir kenara bırakırsak eğer, Zola’nın iktidarı zorlayan tutumu tüm dünyada dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Bir yazarın toplumsal meselelerde ne denli etkili olabildiğinin güzel bir örneği olmuştur. Belki bu örnek olmasaydı daha sonraki süreçte Jean Paul Sartre, Simone De Beauvoir, André Breton ve daha başka pek çok yazar ve sanat insanı hem Avrupa’da genişleyen faşizme karşı hem de Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeciliğine karşı ses çıkaramayacaklardı. Fransız ordusunun Cezayir’de işkenceye varan uygulamalarını teşhir edemeyeceklerdi. Bu nedenle Émilé Zola’nın antisemitizme karşı aldığı tavrı, bir yazarın ‘aydın olup olmama’ kriterleri açısından yazarlıkta bir köşe taşı olarak görmek gerekiyor. Bu duruşu hem insan hakları mücadelesi açısından hem de toplumun gerçekleri öğrenme hakkı açısından yorumlamak gerekiyor.

“Genel kural değil mi bu, aydını yoksul olan bir ülke her şeyde yoksul kalır.” [20]

Romanın adının Gerçek (Vérité) olması romanda dile getirilen temalar bakımından da önemli bir seçim gibi görünmektedir. Okuru gerçekleri konuşmak üzere davet edecekseniz ona sahiden de o gerçeği vermelisiniz. Bakın Émilé Zola gerçeği herkesin anlayacağı tarzda nasıl anlatıyor.

“Ordu dedikleri de, çağlardır süre gelen yağmaların, hırsızlıkların, kaba gücün onaylanmasından başka bir şey değildi, ordu aşılmaz bir süngü duvarıydı ve bu duvarın ardında mülkiyet ve sermaye, rahat rahat halktan çaldıklarını sindiriyordu. Sömürü ve haksızlıkların bütününe de ulus adını takmışlardı, ona dokunmaya kalkarsan kıyamet kopardı. Sonra da cezalardan ceza beğen, tek bir taşına bile dokunulması yasaklanan, canavar bir sosyal yapıydı. Irkçılık, tıpkı ortaçağdaki gibi, gerici olmayanları kazığa oturtmak için bir bahaneydi; bir iç savaş çıkarıp, ilericilerin kanını dökmek için atılan kin tohumlarından başka bir şey değildi.” [21]

Romanın son bölümünde, artık yaşlanmış olan Marc ve karısı Geneviéve, verdikleri o büyük mücadelenin sonucunda gerçeğin tüm toplum tarafından nasıl kabullenildiğinin tadını çıkarırken tasvir edilirler. Vedat Türkali’nin dizeleriyle söylemek gerekirse “Boşuna çekilmedi bunca acılar”.

Gerçek her zaman olduğu gibi burada da en sonunda yalanı tahtından indirmeyi başarır. Çünkü onun ilerlemesini durdurabilecek hiçbir maddi güç yoktur. Gerçekler resmi düzlemde de açığa çıktıktan ve Simon’un suçsuzluğu kesinleştikten sonra, tüm insanlık ve en azından tüm Fransa adına bir özür mahiyetinde, acılarını azaltması temennisiyle Simon’a bir ev hediye edilir. Romanda doğup büyümüş olan bu yeni kuşak, daha realist, daha özgür düşünceli, atalarının bağnazlıklarından utanç duyan ve tarihsel açıdan kendilerini sorumlu hisseden bir gençlik olarak tasvir edilir. Maillebois kasabasında Simon için tören düzenlenir, belediye tarafından Simon’a bir ev verilir ve evin kapısında da şu sözler yazmaktadır:

“Maillebois kasabasında, gerçek ve adaletin bir sembolü olan öğretmen Simon’a, çektiği acıları unutması için bir armağandır.” [22]

Romanda katilin, bir rahip olan Gorgias olduğu açığa çıkarılır. Gorgias’a destek olan diğer rahipler ve onların da üzerinde yer alan dini kurumların ve kilisenin tamamen dünyevi çıkarlar için nasıl da karanlık ilişkiler içinde oldukları anlatılır. Zola dinsel eğitimle olan hesaplaşmasını Marc aracılığıyla, gerçeğin izini sürerek ve yoruma yer bırakmayacak kesinlikte belirmiş olan olguları savunarak sürdürür. Romanda değişip dönüşen kuşaklar, bakımsızlıktan yıkılan bir kilise üzerinden tasvir edilir. Laik ve bilimsel eğitim kökleştikçe kiliseye rağbet azalır, bu da kilisenin gelirlerinin azalması anlamına gelmektedir. Eskiyen ve bakımsız düşen bir kilise metaforu üzerinden tüm dinsel eğitimin çöküşü işlenmiş olur. Böylece okurlara bağnazlığın değil bilimsel eğitimin kazandığı duygusu aktarılır.

“Bir zaman iki Fransa vardı. Ayrı ülkenin insanlarıymış gibi ayrı eğitimler uygulanıyor, bu yüzden de aynı ülkenin çocukları birbirlerini yiyor, birbirleriyle didişiyorlardı. Köy çocukları yalnızca ilköğretimden yararlanabiliyordu, bütün bildikleri biraz okuma, yazma, biraz hesaptı. Kısaca, görebilecekleri kadar bir eğitim veriliyordu onlara. Ama öte yandan burjuvazi, paranın ve iktidarın sahibi mutlu azınlık ortaöğretim ve yüksek öğretimin bütün imkanlarından bol bol yararlanıyordu. Bilginin ve iktidarın bütün ürünleri onlara sunulmuştu. Korkunç bir toplumsal eşitsizlik saltanat sürüyordu. Yoksullar, dar gelirliler bilgisizliğin karanlık odalarına kapatılmışlardı. Öğrenmek, dünyayı tanımak, bilgin olmak, güçlü efendi olmak, yönetmek yasaklanmıştı onlara. Bazen tek bir kişi bu karanlık odadan kurtulup, tırmana tırmana mutlu azınlıkların bulunduğu yere varabiliyordu. Burjuvazi, hemen bu ender örneği genelleştirerek, ‘eşitlik var, herkese fırsat eşitliği veriyoruz, yetenekleri olan yükselebiliyor’ diye yaygarayı basıyordu. Ve böylece yığınlar, ülkenin çocukları eğitimden yoksun bırakılıyordu. Burjuvazi halk çocuklarının gerçeği ve sosyal adaleti öğrenmesinden korkuyordu, halk çocukları eğitilirse, burjuvazi ülkenin zenginliklerini dilediği gibi çalıp çırpamayacak ve yığınlar, burjuvazinin canavarca hazırlıklarını süpürüp atarak, emeğin alın teriyle, dayanışma ve barış içinde kendisini kurtaracaktı.”[23]

Zola, eğitim alanındaki eşitsizliğin toplumsal düzlemde ne kadar büyük bir sorun olduğunu şu sözlerle açıklatıyor Marc’a:

“Eğitim alanında eşitsizlikten daha tehlikeli bir şey yoktur. Bu eşitsizlik kardeşi kardeşe düşürür, iç savaşlara yol açar, bazen bu savaşlar öyle çılgın bir hal alır ki, kaldırımları kızıl kanlara bular. Fransa’da, herkese eğitimde fırsat eşitliği verilmeye başlanmıştı. Ülkenin bütün çocukları laik, ücretsiz ve zorunlu ilköğretimden geçiyordu. İlköğretimin temeli eskisi gibi okuma, yazma kuralına değil, yaparak öğrenme yöntemine dayanıyordu.”[24]

Bir eğitimci olarak yukarıdaki alıntılarda yer alan bazı kavramların önemine bir kez daha dikkat çekmem gerekiyor. Bu kavramlar; ‘eğitimde fırsat eşitliği’, ‘bilimsel ve laik eğitim’, ‘demokratik ve ücretsiz eğitim’, ‘yaparak yaşayarak öğrenme modeli’ gibi temel ve son derece önemli kavramlardır. Tüm bu kavramlar çağdaş eğitimbilimlerinin de temel kavramları olarak hala yürürlüktedir. Pedagojik formasyon derslerinin konu ve kavramları arasında yer alan temel kavramlardır bunlar. Diğer taraftan devletin bir kamu hizmeti olarak ürettiği eğitimden gönüllü olarak el çekmesi ya da özel sektörün payını bilinçli olarak artırması gelişmiş demokratik bir toplumda belki bir nebze olsun eğitim standartlarının yükselmesine yardımcı olabilir. Bu yönüyle model de alınabilir belki. Ancak bizimki gibi gelişmekte olan veya bir türlü gelişemeyen ülkelerde ise Zola’nın da yukarıda belirttiği gibi o büyük kardeş kavgasına, hatta toplumun çürümesine ve devletin mafyatik bir örgütlenmeye dönüşmesine varıncaya dek, pek çok önemli soruna yol açacağı da ortadadır.

Romanı şu anlamlı alıntılarla bitirelim:

“Hayır! Mutluluk çiçeği, asla bilgisizliğin tarlalarında açamaz, o çiçek ancak bilgi tarlalarında yeşerir.” [25]

“Adalet ancak gerçekle, mutluluk ancak adaletle mümkündür.” [26]

Dreyfus Davası ve J’Accuse! (Suçluyorum!)

Gerçek (Vérité) romanını daha iyi anlayabilmek için mutlaka Dreyfus davasına da bir göz atmamız gerekiyor.

Romanda yer alan Yahudi öğretmen Simon ile gerçek yaşamda Fransız ordusunda görevli Yüzbaşı Alfred Dreyfus arasında alegorik bir ilişki olduğunu daha önce de belirtmiştim. Bu alegorik ilişki roman sanatı açısından, sanatın yaşamdan ve bizzat gerçeklerden nasıl beslenebildiğine dair güzel ve öğretici bir örnektir. Yazar yüzünü topluma ve doğrudan gerçeğin ta kendisine dönmüştür. Diğer yandan bu örnek, gerçekleri tüm dünyaya duyurmada, sanatın ne denli etkili olabildiğinin de güzel bir ifadesidir.

Burada bir yazarın/sanatçının, aydın bir yurttaş olarak, her türlü kişisel riske rağmen, toplumsal dönüşüme olumlu yönde nasıl etki edebildiğine tanıklık ediyoruz. Yani alınması gereken çok sayıda ders olduğu açıktır.

Alfred Dreyfus hakkında gerekli bilgiyi edinmek için internet arama motorlarından ya da Wikipedia gibi çeşitli kolektif ansiklopedilerden, gazete ve dergi haberlerinden yararlanabilirsiniz elbette. Okurları bu yazıdan başka bir yere yönlendirmemek adına Dreyfus Davasını kısaca özetlemeyi uygun görüyorum.

Paris’teki Alman elçiliğinde temizlik görevlisi olarak çalışan bir Fransız istihbarat görevlisi, elçilikteki çöp kutusunda, bir mektup ele geçirir. Alman askeri ateşesine yazılmış olan bu mektupta Fransa’ya ait bazı bilgilerin verileceği vaat edilmektedir. Fransız Genel Kurmayı olayla ilgili hemen bir soruşturma başlatır. Yazı stili ile ilgili gerekli incelemeler yapıldıktan sonra ordudaki bu casusun Yüzbaşı Alfred Dreyfus olabileceğine dair kanaatler güçlenir. Sonuçta Yüzbaşı Dreyfus hakkında soruşturma açılır. Bir ay süren soruşturmadan sonra aleyhinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen Yüzbaşı Dreyfus 15 Ekim 1894 günü mahkemece suçlu bulunur. Hatırlanacağı üzere işkariyotluk[27] Hristiyan toplumunun maşeri vicdanında Yahuda üzerinden bütün Yahudiliği işaret etmektedir. Yüzbaşı Dreyfus da bu büyük toplumsal önyargının kurbanı olmuş gibidir. Cezasını çekmek üzere dünyanın öbür ucuna, Fransız Guyanası’na bağlı Şeytan Adası’na sürgüne yollanmıştır.

1896 yılında yeni bir gelişme daha olur. Dreyfus tutuklanmış olsa bile casusluğun devam etmesi ihtimalini dikkate alan Fransız gizli servisi yaptığı yeni soruşturmada, Dreyfus’ün mahkûmiyetine sebep olan bu el yazısının aslında bir başka Fransız subayı olan Esterhazy’ye ait olduğunu belirler. Bu yeni duruma göre Dreyfus Davası’nın da yeni baştan görülmesi hukuki açıdan en doğru karar olacaktır. Ancak Fransız Genel Kurmayında bu yönde bir irade belirmez. Dreyfus’un karısı, konuyu gazeteler aracılığıyla kamuoyuna duyurmayı başarır. Bu sayede asıl suçlu olan Esterhazy’nin yargılanması sağlanır ne var ki yargılama sonunda Esterhazy oy birliğiyle beraat ettirilir. İşte tam bu noktada Emilé Zola da olaya dahil olur ve L’Aurore gazetesinde J’Accuse! (Suçluyorum!)[28] başlığıyla bir yazı yayımlar. Doğrudan Cumhurbaşkanına yazılan bu mektup hem Fransa’da hem de bütün dünyada büyük ses getirir.[29]

Alfred Dreyfus’un eğitimli, başarılı ve aileden varlıklı bir Yahudi olması onun kurban seçilmesi için yeterli neden olmuştur. Avrupa’daki antisemit söylemin ve daha sonra yaşanacak olan büyük soykırımın sosyal zemini sanki kırk yıl öncesinden Émilé Zola tarafından Dreyfus Davasının bir alegorisi olarak bu romanda tasvir edilmiş gibidir.

Zola’nın Dreyfus Davasından hareketle, teşhis ettiği tüm önemli toplumsal sorunları Gerçek (Vérité) romanına usta bir dokumacı titizliğiyle işleyip transfer etmesi, roman sanatı açısından da dikkat çekicidir. Yazar, romanda ortaya serdiği sorunları, eğitim yoluyla ve dört kuşak boyunca çözmeye çalışmış ve bir yönüyle roman yazım tekniği açısından da ‘gerçek’ denilen şeyin nasıl oluştuğuna ayrı bir vurgu yapmıştır.

Anladığım kadarıyla Émilé Zola’ya önce eğitim mi yoksa devrim mi sorusunu yöneltebilmiş olsaydık eğer, böyle bir soruya karşılık Zola, önce eğitim diyebilirdi bize. Çünkü baştan sona tüm romanda, çürümüş bir sisteme karşı bütün gücüyle direnen eğitimcilerin tutkulu mücadelesi konu edilmiştir. Onun olgusal gerçeğe bağlılığını bir an olsun elden bırakmadığını görüyoruz. Zola’nın penceresinden bakıldığında sosyal sorunlar varlıklarını tarihselliklerinden alıyorlar. Yani bir anda ortaya çıkıp bir anda ortadan kaybolmuyorlar. Ortaya çıkışları da ortadan kayboluşları da kuşaklar boyu sürüyor. Bu noktada bir miktar yoldan sapmayı göze alarak konuyu genişletelim.  

Yahudilerin diğer toplumlarla ilişkilerinde ortaya çıkan gerilimleri açıklarken, çok katı görünen dini uygulamaları ve ritüelleri referans vermek ne yazık ki bir dar görüşlülük belirtisi olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır. Oysa bütün dinlerde yobazlıklara rastlamak mümkündür. Bu durum yalnızca Yahudiliğe özgü değildir. Yahudi göçlerinin sebebini güya bilimsel ölçütlerle açıklıyormuş gibi görünen bu dar görüşlülük en sonunda Yahudilere uygulanan pogromları, katliamları ve sürgünleri meşru görüverir. Çünkü bir halkın bu kadar çok yerden kovulmasının elbette sebebi vardır (!) Bu sebep belki de doğrudan Yahudi olmanın kendisindedir. Böylece son derece zırva, sakat ve faşist bir görüş, Émilé Zola’nın da romanda tasvir ettiği gibi, eğitimsiz ve neredeyse düşünmekten çabucak yorulan büyük bir kitle tarafından hap gibi yutulmaktadır. Görebildiğim kadarıyla bu tutum değişmiş değildir. (Diğer yandan çağın muktedirleriyle ilişkilenen İsrail devletinin hem Filistin halkına yönelik hem de Ortadoğu’daki diğer halklara yönelik katliamcı tutumu, antisemitizmi kendi aleyhlerine olacak şekilde hem daha geniş bir tabana yaymış hem de sorunu tarihsel planda en az üç dört kuşak daha ileri atmıştır)

Konumuz bağlamında Avrupa’daki Yahudi hareketliliğinde durum nasıldır diye baktığımızda, detaylarda boğulmaksızın şunları söyleyebiliriz. Avrupa’daki Yahudi varlığının Helen-Roma dönemlerinde M.Ö. 3. Yüzyıla kadar gittiğini görüyoruz. Kuzey Afrika üzerinden Avrupa’ya geçen Yahudilerin İspanya üzerindeki varlığı ise M.S. 1. Yüzyıldan itibaren başlar. M.S. 5. Yüzyıldan itibaren daha da artar.

1492’de Endülüs Devletinin yıkılması ve Granada’nın düşmesiyle İber Yarımadasındaki yönetim Katoliklere geçer. Bu durum Yahudiler ve Müslümanlar açısından yeni bir trajedinin başlamasına yol açmıştır. 8. Yüzyıldan itibaren Müslümanlığın etkisi altına giren İspanya’nın yeniden Katolikleştirilmesi ideali (reconquista- yeniden fetih) en sonunda gerçekleşir. Reconquista bölgedeki yabancıların (Katolik olmayanların) varlığını sekiz yüzyıl boyunca ideolojik bir soruna dönüştürmüştür.

Katoliklerin yönetimine geçen Endülüs’te 1492 yılının 31 Mart’ında El Hamra Kararnamesi [30] ile önce Yahudiler sürgüne yollanmıştır. Hristiyanlığın safiyetini korumak adına yapılan bu uygulama daha sonra Kastilya (1502) ve Aragon (1526) krallıklarının çıkardıkları kararnameler ile Müslümanlar için de uygulanmıştır. Daha sonraki dönemlerde de sürgün uygulamaları devam etmiştir.

İspanya’nın uyguladığı sürgün kararlarının benzerlerini Portekiz Krallığı da almıştır. Portekiz kralı hem Yahudileri hem de Müslümanları sürgüne yollamıştır. Din değiştirenlerin İspanya’da ve Portekiz’de bir süreliğine tutunmalarına izin verilmiş olsa da daha sonraki yıllarda bu tasarrufun da yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Güya halk arasında huzursuzluklar artmış ve gizli Yahudilik yapıldığı görüşü Katolik toplumunda ağırlık kazanmıştır. Din değiştirenler, yeni dinlerinin ritüellerinde, yeterince içten davranmadıkları ve hala eski alışkanlıklarını gizli gizli sürdürdükleri gerekçesiyle suçlanmışlardır. Bu dönemde Engizisyon Mahkemeleri aracılığıyla İspanya ve Portekiz Krallıkları büyük bir nüfusun yok olmasına, yoksul düşmesine, sürgüne yollanmasına, din değiştirmesine, din değiştirdiği için dönek ya da dönme gibi sıfatlarla anılmasına sebep olmuştur. Büyük bir trajedi yaşanmıştır. Yaşanan trajediyi daha iyi anlamak için dünyanın bugünkü durumuna bakmak, din ve mezhep kavgaları nedeniyle süren trajedileri görmek yeterlidir. (Bugün için Suriye’deki din ve mezhep çatışmaları, İran, Irak, İsrail-Filistin, Afganistan, Pakistan, Myanmar, Hindistan, Sudan, Nijerya, Somali, Etiyopya ve adını saymadığım daha pek çok bölgede süren din motivasyonlu çatışmalar ne derece acımasızlıklar içeriyorsa geçmişte de durum hiç farklı değildi. Bu konuda insanlığın sicili hayli lekelidir ve trajedinin ağırlığı bakımından değişen bir durum yoktur)

15. yüzyılın sonunda İspanya’dan sürgüne giden Yahudilerin bir bölümü İngiltere, Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu, Portekiz ve Kuzey Afrika’ya göç etmek zorunda kalmışlardır. Yukarıda da belirttiğim gibi Portekiz’e sığınanlar 1497’de tekrar sürgüne zorlanmış ve yeniden büyük acılar yaşanmıştır.

Kuzey Afrika çöllerinde, yabancısı oldukları topraklarda vahşi hayvanların saldırılarına ve acımasız iklim koşullarına göğüs germek zorunda kalmışlardır. İngiltere, Hollanda ve Osmanlı İmparatorluğuna sığınanlar ise kısmen daha şanslı topluluklar sayılmıştır. Sefarad olarak bilinen bu Yahudi topluluğu genel olarak Akdeniz havzasına yayılmıştır. Sefarad İbranice ‘İspanya’ demektir. Ladino diye bilinen dilleri bu karmaşık göç dağılımı yüzünden İbranice, Arapça, Türkçe, Yunanca ve Balkan dillerinden etkiler taşıyan bir dil haline gelmiştir.  

Yahudi topluluklarının 12. Yüzyılda İngiltere’den, 13. Yüzyılda Fransa’dan ve 15. Yüzyılın sonunda da İspanya ve Portekiz’den kovulmaları Batı Avrupa’da yüzyıllar boyu süregelen antisemit iklimin tarihsel hudutlarını belirlemiştir.

Bu kısımda yoldan bir miktar sapmayı göze alarak Yahudi göçleri hakkında bilgi vermeye çalışmamdaki asıl neden şudur. Yahudilerin en başta Akdeniz havzası olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmış olmaları, Dreyfus Davasını dünyanın diğer bölgelerinde de meşhur bir davaya dönüştürmüştür. Dünyadaki bütün Yahudiler bu davaya özel ilgi göstermişlerdir. Çünkü geçmişin acılarından hareketle El Hamra Kararnamesinde olduğu gibi yeni bir engizisyonla karşılaşmamak için hala son derece duyarlıydılar.

Bizler artık biliyoruz ki; aynı nedenler, aynı sonuçları doğurur. Sosyal olay ve olgular için de durum böyledir -istisnalar hariç- genel eğilim düzeyinde benzer nedenler, benzer sonuçlar doğurmaktadır. Örnek mi? O halde gelin hep birlikte Osmanlı Dreyfus’una bir göz atalım.

Osmanlı’da Bir Dreyfus Vakası: Yosef Karmona [31]    

Alfred Dreyfus’un maruz kaldığı haksızlığa sessiz kalmayan Émilé Zola takındığı soylu tutumuyla, yalnızca Yahudilerin ve Fransız kamuoyunun gönlünü kazanmamıştır; tüm dünyada üstünlerin hukukuna karşı mücadele eden bütün ezilmişlerin gönlünde en saygın yeri edinmiştir. Adalet ve gerçek için unutulmaz eserler vermiştir.

Fransız Cumhurbaşkanına yönelik Suçluyorum! (J’Accuse!) adlı açık mektubu ve Gerçek (Vérité) romanı, onun hakkında yürütülen davalar ve belki de sırf bu dava yüzünden ölümü! Bütün bunlar dünyanın gözü önünde olup bitmiş ve bütün dünyada hak mücadelesi veren kitleler tarafından da büyük bir dikkatle izlenmiştir. Çünkü belki de Yahudi asıllı Osmanlı Askeri Doktoru Yosef Karmona’nın II. Abdülhamit dönemindeki 22 yıllık hukuk mücadelesi bile doğrudan doğruya Zola’nın yarattığı mücadeleci aydın tipinin çabasıyla açığa çıkmıştır.

Selanikli bir Sefardi[32] olan Osmanlı yurttaşı gazeteci Samuel Saadi Halevi[33] tıpkı Emilé Zola’nın yaptığı gibi La Epoka gazetesinde II. Abdülhamit döneminde yaşanan bir olayı anlatmaktadır. Edirne’de Askeri Doktor iken bir iftiraya kurban giden Doktor Yosef Karmona’nın 22 yıl süren hukuk mücadelesidir Halevi’nin anlattığı.

Halevi, eğitimini tamamlamak üzere Paris’te yaşadığı bir dönemde Zola’nın Suçluyorum! (J’Accuse!) başlığıyla L’Aurore gazetesinde yayınlanan açık mektubunun toplumda yarattığı etkiye bizzat şahit olmuş ve bir gazeteci olarak bu tarihi olayı şu sözlerle not etmiştir.

“[13 Ocak günü] Sabahtan “Zola bombası”nı konuşmaya başladık. Parislilerin hepsi bu ünlü yazıyı görmek istiyordu. Saatler geçtikçe merak arttı. Akşam beşte iyice karanlık çökmüştü. Bin tane seyyar gazete satıcısı Croissant caddesindeki matbaanın oralarda ve yan sokaklarda konuşlanmıştı. Ellerinde bir paket dolusu gazeteyle “L’AURORE! Suçluyorum! Zola!” diye bağırarak başkentin caddelerine dağıldılar. […] Satıcılar ellerindeki gazeteleri göz açıp kapayıncaya kadar bitirdiler. […] Akşam yedide hepsi satılmıştı. Gazete bir kuruştu. Saat sekizde fiyatı bir Frank’a çıkmıştı. Saat dokuzda ise gazeteyi beş Frank’a alanlar olmuştu. Saat ondan gece yarısına kadar gazeteyi önceden almış hayırseverlerin insanları toplayıp okuduğu yazıyı dinleyebilmek için 10 Frank’a kadar ödeyen oldu. Dünyadaki hiçbir yayın 13 Ocak 1898’de Zola’nın meşhur suçlaması J’Accuse’ü yayınlayan L’Aurore’unki kadar büyük bir başarıya erişememiştir” [34]

Osmanlı Dreyfus’unu burada konu edinmemdeki gaye Émilé Zola’nın cumhurbaşkanına yazdığı o ünlü açık mektubunun dünyanın başka yerlerinde de ne denli etkili olduğuna dair bir nebze olsun dikkat çekmekti.

Bilindiği gibi gazetecilik ve yazarlık kamusal yönü ağırlıklı olan bir iştir. Yazarlar çeşitli konulardaki eleştirilerini, bulgularını, gözlemlerini, haberlerini, her tür otoriteden azade olacak şekilde yazabiliyorlarsa kamusal değeri olan bir iş yapmış olurlar. İşin gerçeği budur. Türkiye’de gazetecilik ve yazarlık bu anlamda belki de Zola’nın yaşadığı dönemden daha baskıcı ve zorlu bir süreçten geçmektedir. Can Dündar, Erk Acarer, Celalettin Can, Ahmet Şık, Ruşen Çakır, Fatih Altaylı, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Şule Aydın, İsmail Arı, Furkan Karabay, Timur Soykan, Ercüment Akdeniz, Serdar Akinan, İsmail Saymaz, Özlem Gürses, Enver Aysever, Ahmet Nesin, Merdan Yanardağ ve saymakla bitiremeyeceğim daha pek çok gazeteci ve yazar ya hapisteler ya da birçok dava ile boğuşup durmaktalar. Bir kısmı da yurt dışında sürgünde yaşıyorlar. Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı gibi birçok önemli gazeteci ve yazar da suikastlarda yaşamlarını yitirdiler. Onların öldürülmeleri ile ilgili açılan davalarda ise gerçek faillerin bulunup yargılandığına dair şüpheler maşerî vicdanda ne yazık ki halledilmiş değildir. Pekiyi neden? Yanıt çok basit; çünkü gerçeğe hiçbir zaman için ulaşılamamıştır! Artık gayet iyi biliyoruz ki gerek bizim ülkemizde gerek başka yerlerde bu tür davalarda aranılan en son şeydir ‘gerçek’. Aslında aranılan şey ‘gerçek’ten ziyade en uygun ‘suçlu’nun bulunmasıdır! Tarih bu örneklerle doludur.

O dönem Dreyfus davasında da “ilginç” gelişmeler olur. Zola, büyük bir baskı ve karalama kampanyası ile karşılaşır. Milliyetçi basın tarafından hedef gösterilir.[35] Orduyu karalamak ve vatan hainliğiyle suçlanır. Babasının askerlik belgeleri bile inceleme konusu olur; tüm ailesi ve aile ilişkileri mercek altına alınır. Aslen Venedik kökenli olmasından tutun da reklamını yapmaya çalışan çıkarcı, ucuz bir yazar oluşuna varıncaya kadar her yönden baskı ve karalama kampanyasına maruz bırakılır. Buna karşın hiç ummadığı yerlerden, dünyanın dört bir yanından destek mesajları da alır. Desteklerin bir kısmı Yahudilerden çoğu ise sosyalistler ve solculardandır. Günümüzde Zola gibi aydın bir yazar olmanın, doğruları korkusuzca söylemenin ve iktidar tarafından kollananlara karşı suçsuzları savunmanın bedeli ne yazık ki hala çok ağırdır. Aradan geçen 122 yıla rağmen, aynı sorunların bu topraklarda da hala yaşanıyor olması, yaşanan sorunların kişisel değil sistemsel olduğunu göstermektedir. Gözümüze çarpan ilk şey ise geçmişten günümüze devreden hukuksuzluktur!

O halde bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır; Zola’nın Dreyfus davasındaki ‘Suçluyorum!’ şeklindeki o değerli ithamı aslında gerçeklerden uzaklaşmış olan tüm mahkemeleredir. Ayrıca siyasi saiklerle davaların yönünü değiştirmeye çabalayan askeri ya da sivil tüm otoriteleredir. Bu itham, vicdan terazisindeki en kıymetsiz sapmayı bile düzeltmek isteyen tüm adalet savunucularınındır. Émilé Zola bu ithamı ile yalnızca Yahudi asıllı bir Fransız subayının hakkını teslim etmemiştir, aynı zamanda halkın mahkemeler yoluyla çalınan emeğinin ve bizzat heder edilen yaşamının bundan böyle güvence altına alınmasını hepimiz adına mahkemelerden talep etmiştir. Çünkü gerçeğin yürümediği bir yoldan ne mahkemeye varılır ne de maşeri vicdana! İlk doğrumuz budur; bu olmalıdır.

Laiklik ve Dinsel Eğitim Üzerine Birkaç Söz

Kapitalist üretim biçimi ve üretim ilişkilerinin, tüm dünyada egemen üretim biçimi ve ilişkilerine dönüşmesi, büyük bir nüfusun, yani egemen düzeyde büyük bir nüfusun sekülarizasyonuna (dünyevileşmesine) vesile olmuştur.

Günümüzde din ve dinsel eğitim, kapitalist yaşam biçiminin tonuna bağlı olarak eski günlerdeki o şaşaalı iktidarını kaybetmektedir. Ancak yine de binlerce yıldır tekrarlanan ritüellerin tamamen ortadan kalkması diye bir şey söz konusu değildir. Kapitalizmle birlikte, öte dünya yerine bu dünyanın önem kazanmaya başladığını belirtmek, belki de en doğru ifade olacaktır. (Her ne kadar Kutsal Roma Germen İmparatoru Kral IV. Heinrich, Papa VII. Gregorius tarafından aforoz edilmiş olmanın küçük düşürücü cezasını tüm laikler adına dramatik bir biçimde ödemiş olsa da son tahlilde kazananın laiklik olduğu ortadadır) Dünyanın gelişmişlik rotası artık tamamen bellidir; kısaca söylemek gerekirse rotanın yönü Batı’dır! (Ancak Batı açısından durum tam bir paradokstur. Dünyanın en ileri değerler dizgesini kuran bu yapı aynı zamanda dünyadaki büyük yoksulluğun, savaşların ve daha düne kadar resmi olarak süren köleciliğin de yaratıcısıdır.)  

Kapitalist emperyalist ülkelerin ulaştıkları refah seviyesi, haklar ve özgürlükler bağlamında sekülarizasyonun ve kurumsal olarak da laikliğin kökleşmesiyle elde edilmiştir. (İngiltere gibi laik olmayan ama ileri düzeyde sekülerleşmiş toplumlarda da yine aynı laik etkinin söz konusu olduğunu görmek gerekiyor) Kapitalist toplumda pazarın ihtiyacı olan metanın üretimi tanrının inayetine bırakılamayacak kadar önem kazanmıştır. Dolayısıyla bu ihtiyacı karşılayacak elemanların eğitimi de din adamlarına bırakılmamıştır. Günümüzde anayasasında laiklik vurgusu yapılsın ya da yapılmasın hemen her devlet eğitim sistemini dünyanın ihtiyaç duyduğu empirik bireyi yetiştirmek üzere çağın gereklerine uygun bir biçimde kurgulamak zorundadır. Bu minvalde din okullarının yerini modern eğitimin bir gereği olan laik okullar almıştır ve almaya da devam etmektedir. (Uluslararası ilişkilerde dünyanın en geçerli dili olarak İngilizcenin kabul görmesi, Latin alfabesinin kullanımı, metrik ölçüler, tarih ve takvim hesaplamaları, bilim alanında uluslararası geçerliliği olan sembollerin kullanımları gibi birçok uygulama pazarın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Nihayetinde günümüzde uluslararası okulların ortak müfredatlarıyla ortak eğitim atmosferi bile oluşturulmuştur) Dolayısıyla gelişmiş kapitalist toplumlarda Tanrının ve ruhban sınıfının iktidarı sarsılmış, sömürülmek üzere üretime katılacak olan empirik bireyin önemi ise artmıştır.

Laiklik, farklı dinlerin, farklı etnik yapıların, farklı cinsiyetlerin, farklı sınıf ve zümrelerin devletle olan ilişkilerinde her birinin ayrıcalıksız ve eşit düzeyde kabul görmelerini esas alır. Bireyi merkeze alarak onu tüm hakları bakımından diğeriyle eşitler. Fransa’da uygulanan laiklik tarzını benimseyen Türkiye Cumhuriyeti devleti de laik bir devlet olarak kurulmamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı okundaki ilkelerden biri olan laikliğin anayasaya dahil edilmesi çeşitli aşamalardan geçmiştir. Önce Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girmiş ve sonra 1928 yılında anayasadan ‘Devletin dini İslam’dır’ ibaresi çıkarılmıştır. Böylece laiklik yolunda en önemli adımlar atılmıştır. 1937 yılına gelindiğinde ise laiklik ibaresinin anayasada yer alması sağlanmıştır. (Din ve Laiklik kitabında Ali Fuad Başgil şu dipnotu düşmüştür:

“1928 senesine kadar Osmanlı devri kanunu esasileri gibi, 1924 tarihli Anayasamız da dini esasa dayanmakta; yani İslâmiyet resmen devlet dini kabul edilmekte ve şeriat ahkamının yerine getirilmesi, devlet vazifeleri arasında yer almaktaydı.

1928’de İsmet İnönü ve arkadaşlarından mürekkep yüz yirmi mebus imzasiyle bir tadil teklifi yapılmış ve Meclisçe teklif kabul edilerek, Anayasa’nın bazı maddeleri lâiklik esası dairesinde değiştirilmiştir. Bu cümleden olarak Anayasa’nın (1924) 2’nci maddesinden “Devletin resmi dini, Din-i İslamdır” ve 26’ncı maddesinden meclis vazifeleri arasında sayılan “ahkâm-ı şer ‘iyenin tenfizi” ibareleri kaldırılmış; seçimleri müteakip mebusların Meclis’e ilk gelişlerinde yapılması mutad olan yeminin dini şekli terkedilerek “Vallahi” yerine “Namusum üzerine söz veriyorum” lâfı konulmuştur. Bu tadilat ile Türkiye’de devlet diyanete karşı gûya bitaraf bir vaziyet almış, yani hukuken “lâiklik” çerçevesine girmiştir.

Daha sonra, 1937’de Anayasa’da yapılan başka bir tadil neticesinde, 2’nci maddeye konulan (Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı umdesi arasında “lâiklik” sözünün de bulunduğu malûmdur.) Fakat bu tâdil, yukarıda bahsettiğimiz 1928 tâdiliyle varılan ” lâiklik ” neticesine yeni bir şey ilâve etmiş değildir, sadece bunu teyid etmiştir[36].) 

Günümüzdeki geçerli olan laiklik yaklaşımı ise 12 Eylül darbecilerinin hazırladığı 1982 anayasasının ürünüdür.

Anayasanın ikinci maddesinde şöyle yazmaktadır:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Anayasada yer alan bazı kavramların altını bir kez daha çizelim. Adalet, insan haklarına saygı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti… Bütün bu kavramlar toplumsal huzur dairesinde ideal bir toplum tesis etmek için kullanılmıştır. Darbecilerin yaptırdığı anayasa olması bir şeyi değiştirmez. Esas alınan şey toplumun huzurudur. (Toplumun huzurundan kastedilenler ise; kamu güvenliği, genel güvenlik, toplumsal barış ve esenlik gibi konulardır. Yurttaşların kendilerini güvende hissetmeleri, düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olmaları, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma haklarının garanti altına alınmış olması toplumsal huzur kavramını somutlaştırmaktadır. Devlet ve birey geriliminde varsayımsal bir dengeden bahsedilir. Bir devletin aşırı güvenlikçi politikalar izlemesi de ve o devletin bireylerinin kural tanımazlıkları da ‘toplumsal huzuru’ bozan nedenler arasında gösterilir.) Oysa hepimiz biliyoruz ki gerçekte varılmak istenen nokta ise üretimin güvenliğidir, piyasanın sağlığıdır. Kapitalist üretim tarzının ve bundan doğan toplumsal ilişkilerin bütün her şeye baskın gelmesidir. Çünkü üretim olmazsa tüketim gerçekleşmez; ihtiyaçlar giderilemez bu da toplumsal kargaşaya yol açar.

Belki birçok kişi için bunda itiraz edilecek hiçbir yön yoktur. Fakat benim burada esas belirtmek istediğim şey ise şudur. Laik eğitimin ve laikliğin elden gitmesi meselesi! Bu korku gerçek bir korku mudur? Bu soruya verilecek cevap konjonktürel olarak ‘Hayır!’ şeklinde olacaktır.

Yüz yılı geride bırakmış bir ekonomik düzenin kurucu unsuru olan laik sistemden bir çırpıda vazgeçilmesi mümkün müdür? Dahası; vazgeçmek isteyenler gerçekten vaz geçmek istiyorlar mı? Çünkü kapitalizm ve laiklik mevhumları birer amalgam gibi birbirini örter ve bütünleşik bir yapı arz eder. Kapitalist üretim tarzı ve ilişkilerinin egemen olduğu her toplumsal yaşam alanında durum budur. Birinden birini seçmek şansınız yoktur. Tekrar altını çizmekte fayda var. Hükümetler değişebilir, devletler yıkılabilir ve aynı toplumla yeni devletler de kurulabilir ama toplumsal yaşamda tarihin tekeri asla geri döndürülemez! Hiçbir toplumda eski değerler üzerinden yeni ve güçlü bir birlik oluşturulamaz. Bu nedenle geçmişe duyulan özlemler siyaseten dile getirilmiş özlemlerdir. Nasıl ki rekabetçi eğitim sistemlerinde sosyal uyanışlara yol açacak düzeyde kaliteli ve gerçek manada ‘bilimsel’ bir eğitim düşünülemez ise aynı şekilde günümüzde eğitimin tamamen dinselleştirildiği ve bilim dışı yeni bir tarzın yaratılması da düşünülemez. Çünkü bu durumda da üretim süreci felç olmaktadır.

Laiklik tartışmalarından laisizme evriliş, bilimsel tezler üretmekten bilimciliğe geçiş gibi dindarlıktan dinciliğe varış da aynı toplumsal mekanizma ile çalışmaktadır. Pekiyi bu olup bitenleri nasıl okumalıyız?

Modernleşmesi tamamlanmamış eğitim sistemlerinden beklenen murat şu şekildedir; Dinsel dogmalardan bağını koparamayacak kadar inançlı fakat aynı zamanda sömürülmek üzere üretimden çıkamayacak kadar da üretim alanının deneysel ve rasyonel bilgisine hâkim bir yurttaş yetiştirmek! İşte bütün mesele budur.

Sonuç: “Gerçek Yürüyor”

Émilé Zola’nın Gerçek (Vérité) romanında tasvir ettiği toplumsal çalkantıların benzerlerini yaşadığımızı örnekleriyle aktarmaya çalıştığım bu yazıda son söz olarak şunları belirtmeliyim. Bir toplumu istenilen yönde değiştirip dönüştürmenin en emin yolu, evet, eğitimdir. Sosyalist bir devlette ve hatta sosyal devlet denilen gelişmiş kapitalist devletlerde bile toplumsal değişim elbette eğitim yoluyla gerçekleştirilir. Bu anlaşılır bir durumdur. Ancak bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde ise durum çok farklıdır. Toplumun uzun erimli programlara güveni ve sabrı yoktur. Sorunları eğitim yoluyla çözmeye kalkmak topluma ham hayalmiş gibi görünür. Diğer yandan Fransa örneğinde olduğu gibi her toplum kendisi için en iyi olanı arayıp bulmaktan da asla vazgeçmez. Gerekirse devrimler yapar, yeni anayasalar yazar, hatta yeni cumhuriyetler kurar ama tarihin tekerini de asla geri döndüremez. Her gün küçük çıkarlarının yönlendirmesiyle hareket eden kitleler gerçeğe olan bağlılıklarının yok olduğunu bir uçurumdan düşmek üzereyken fark ederler. Tüm tarih bu acı öykülerle doludur. Çünkü tarihin yükü ‘gerçek’tir.

Zola’nın da belirttiği gibi: “Gerçek yürüyor ve hiçbir şey onu durduramayacak”tır. (“La vérité est en marche, et rien ne I’arrêtera”)

21 Aralık 2025

Bulancak


[1] https://www.historytoday.com/archive/months-past/strange-death-%C3%A9mile-zola

[2] Laki Patlaması (Lakagigar): Güneydoğu İzlanda’da 8 Haziran 1783’te Grimsvönt volkanik sistemi harekete geçmiş ve yaklaşık sekiz ay boyunca lav, kül ve zehirli gaz püskürtmüştür. Volkanik etki Şubat 1784’te son bulmuştur. Dünyada kıtlık ve yoksulluk başta olmak üzere pek çok şeye sebep olan Laki patlaması kimi görüşlere göre Fransız ihtilaline de dolaylı olarak etki etmiştir. Laki patlaması ihtilalden birkaç yıl öncesine denk geldiği için ihtilalin sosyoekonomik faktörleri arasında gösterilmesi doğaldır. Patlamanın etkileri küresel düzeyde olduğu gibi Fransa’da da gıda fiyatlarının yükselmesine yoksulluğun artmasına ve siyasal öfkenin büyük bir ihtilalle dışa vurmasına yol açmıştır.

[3] “Ekmek yoksa pasta yesinler” şeklinde Türkçeye çevrilen “Qu’ils mangent de la brioche” ifadesi, geleneksel olarak Marie Antoinette’e atfedilse de bu sözün ona ait olduğuna dair hiçbir tarihsel kanıt yoktur. Daha çok saraydakilerin halktan nasıl koptuklarını anlatmak üzere o dönem saraya muhalefet edenlerin propaganda amaçlı kullandıkları bir sözdür. Kuşkusuz ki ekmek olmayışının tek nedeni Laki patlaması ve iklim değişikliğinden kaynaklanan kıtlık değildir. Halka bundan daha ağır gelen şey sarayın baskıcı yönetimidir.

[4] Louis-Napoleon Bonaparte’ın amcası Napoleon Bonaparte’a fazlaca özenmesini eleştirenlerin başında Karl Marx gelmektedir. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde bu durumu sonradan çok ünlenecek bir biçimde eleştirmektedir. Marx’ın eleştirisi şu şekildedir: “Hegel bir yerde şöyle der: tüm büyük dünya tarihi olayları ve kişiler iki kez ortaya çıkar. Şunu eklemeyi unuttu: birincisi trajedi olarak, ikincisi maskaralık olarak.” (Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 9. Baskı, Ankara 2002, s.13)

Marx bu örnekte Napoleon Bonaparte’ın 18 Brumaire darbesini trajik ve gerçek bir tarihsel olay olarak nitelemiş buna karşın yeğen Louis-Napoleon Bonaparte’ın darbesini ise özenti ve maskaralık olarak değerlendirmiştir. Halkın desteğini aldığını iddia ederek otoriterleşen iktidarlar Bonapartist olmakla itham edilirler. Bonapartizm’in manipülatif halk oylamaları, karizmatik liderler, yasama ve yargının varmış gibi gösterilerek gerçekte devre dışı bırakılması gibi pek çok özelliğinden bahsedebiliriz.

[5] Ferry’nin Fransız Temsilciler Meclisi Önündeki Konuşması, 28 Mart 1884  Internet History Sourcebooks: Modern History

[6] Émilé Zola, Gerçek (Cilt I, II), Bordo Siyah Klasik Yayınlar/Dünya Klasikleri, 2003, İstanbul. Çeviri; Erdoğan Alkan

[7] Gerçek, Cilt I, s.30-31

[8] Gerçek, Cilt I, s.80

[9] Gerçek, Cilt I, s.92

[10] Gerçek, Cilt I, s.121

[11] Gerçek, Cilt I, s.131

[12] Gerçek, Cilt I, s.152

[13] Gerçek, Cilt I, s.224

[14] Gerçek, Cilt I, s.224, 225

[15] Gerçek, Cilt I, s.250

[16] Gerçek, Cilt I, s.251

[17] Gerçek, Cilt I, s.252

[18] Gerçek, Cilt I, s.253

[19] Gerçek, Cilt I, s.254,255,256

[20] Gerçek, Cilt I, s.271

[21] Gerçek, Cilt I, s.293

[22] Gerçek, Cilt II, s.345

[23] Gerçek, Cilt II, s.393

[24] Gerçek, Cilt II, s.393

[25] Gerçek, Cilt II, s.432

[26] Gerçek, Cilt II, s.433

[27] İşkariyot ya da Yahuda; Son Akşam Yemeğinde 30 gümüş dinar karşılığında Hz. İsa’yı yanağından öperek Romalı askerlere ihbar eden 12 havariden biridir. İşkariyotluk günümüzde, ispiyonculuk, katillik, hainlik gibi çeşitli anlamlara gelmektedir.

[28] J’Accuse, Vikjipedi

[29] https://tr.wikipedia.org/wiki/Dreyfus_Olay%C4%B1_kronolojisi#cite_note-2

[30] El Hamra Kararnamesi

[31] Öykü Ulusal, Samuel Halevi’nin Osmanlı Dreyfus’u: Bir Mitin Çeşitlemesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019

[32] Sefardi; İspanya’dan sürülen Yahudiler için kullanılan bir sözcüktür. Sefarad, İbranicede İspanya demektir.

[33] “Sefardiliğin havarisi” olarak tanımlanan Samuel Saadi Halevi (1870-1959), Fransızca yayınlarında kullandığı üzere Sam Lévy. Yazarın adının, Osmanlı Ladino konuşurlarının söyleyişine göre çeviri yazısı Şemuel Sa’adi a-Levi’dir. (Ulusal, Ö. 2019:27)

[34] Ulusal, Ö. 2019:29

[35] Gül Tekay Baysan, Dreyfus Davası: Gerçek ve Adalet Savaşçısı Zola, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 19/ Sayı 1/ s.189

[36] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınları 2007, İstanbul, s.14