Nizami Gencevi’den Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ne Uzanan; Şiir, Tarih, Mimari ve Siyaset Ekseninde Bir Bakü Anlatısı

Telefonuma THY’den gelen mesajla Bakü’ye gideceğimi öğreniyorum. Hemen ardından da Osman’ın sesli mesajı geliyor; “Abi, daha önce konuştuğumuz gibi; Bakü seyahatini aradan çıkarmalıyız. Biletleri aldım.” diyor.

Çıkaralım, diyorum sessizce. Nasılsa su gibi akıyor hayat. Gezelim ve kalmasın içimizde kendi kendine kuruyup giden bir hayal daha.

İyi yaşadım demenin bir ölçüsü var mıdır, bilmiyorum. Fakat kötü yaşadım diyemem.

Savaş görmedim, ellerime kan bulaşmadı. Hapse düşmedim, işkence görmedim mesela. (Bu durum muhaliften sayılmama engel mi, bilmiyorum. İlahi çocuk, ilahi Deniz!)

Belki de yazmak için yaşadım bu hayatı.

“Güz yanığı bir durgun

 sessizlikle örtülü her şey

 ve yırtılmış bir tül gibi

 savrulup duruyor zaman”

                  Ahmet Telli

Gerçekten de savrulup duruyor zaman hem de yırtılmış bir tül gibi. Ele avuca sığmıyor; hasarlı ve uçarı.

Haberlerden öğreniyorum ki; şair Ahmet Telli de usulca değiştirmiş dünyasını. Demek bir şair daha çekmiş elini eteğini yaşamaktan.

Bir tiyatro kursunda duymuştum onun ismini ilk kez. 90’ların başıydı, Avcılar Sanat Merkezinin (ASM’nin) kurucusu Zafer Hoca oyunlaştırmıştı onun “Su Çürüdü” isimli şiirini. “Adımdan gayrısını bilmiyorum!” diyordu şiirin içine gömülü olan şair.

Nizami Gencevi’nin Huzurunda

Vakit tamam!

Yola koyuluyoruz. Uçağımızın burnu havada. Rotamız Bakü.

Haydar Aliyev havaalanına sakin bir ördek gibi öyle rahatça konuyoruz. Kapılar açılıyor, görevliler güleç ve hoş. Yurdun başka bir iline gelmiş gibi yakınlık duyuyorum.

Otele yerleştikten sonra ilk işimiz hemen yakındaki Azerbaycan Milli Edebiyat Müzesini gezmek oluyor. Müzeye girmeden önce Nizami Gencevi’nin anıtı önünde poz veriyoruz; ‘işte sonunda çıktık huzuruna’ der gibiyiz.

Büyük bir şair olmasının yanında güçlü bir düşünür Gencevi. Mesnevileriyle ve kendi yarattığı Hamse türündeki eserleriyle biliniyor.

Gencevi yaklaşık 48 bin beyit yazmış. Bunların yine yaklaşık 29 bin beyiti Penç-Genç (Beş Hazine) olarak adlandırılan ve Arapça ‘Hamse’ diye tabir edilen beş adet manzum hikâyeyi oluşturmaktadır. Bu beş mesnevi o kadar ünlüdür ki kendisinden sonra gelen şairlere de esin kaynağı olmuştur.

Bahse konu beşli şu şekildedir;

  1. Mahzen-Ül Esrar
  2. Hüsrev ile Şirin
  3. Leyla ile Mecnun
  4. Yedi Güzel (Heft-Peyker)
  5. İskendernâme

Gencevi bu beşliyi şu dizelerle anlatmıştır;

“Tasarladım ben evvelce Mahzen’i

 Tutmadı gevşeklik bu işte beni

 Bu suretle yağlı, tatlı topladım

 Hüsrev-Şirin destanına başladım

 Bundan sonra, bir başka perde açtım

 Leyla-Mecnun sevdasına ulaştım

 Bu kıssayı bitirmiş oldum; hemen

 Yedi Güzel sarayına çektim yügen

 Şimdi şiirin ben girdim meydanına

 Davul vurdum İskender’in namına”

                                Nizami Gencevi

Mevlana’dan Fuzili’ye, Sadi-i Şirazi’den Goethe’ye kadar doğulu ya da batılı birçok şairi etkilediği söylenir.

Gence doğumlu olduğu ve Nizami adındaki başka şairlerle karıştırılmak istemediği için Nizami Gencevi mahlasını kullanmıştır.

Gencevi kimilerine göre hem etnik kökeni hem de edebi kimliği açısından büyük bir Fars şairidir. Hatta klasik Fars edebiyatının Hamse tarzının öncülerindendir. Yaşadığı dönem (1141-1209) Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun parçalanmaya başladığı, İldenizliler Atabeyliğinin Gence’de hükümran olduğu bir dönemdir. Yazın dünyasında ise Arap alfabesiyle yazılan Farsça egemendir.

Kimilerine göre de Gencevi’nin babası Türk, Annesi Kürt’tür. Azerbaycan devleti ise Gence’li oluşundan ötürü onu bağrına basmış görünüyor. Nitekim Azerbaycan Milli Edebiyat Müzesine bakan peyzajda, Nizami Gencevi’nin heykeli metaforik bir hava yaratmış. Çünkü Edebiyat Müzesinin dış cephesinde sıra halinde adeta yüzünü Gencevi’ye dönmüş gibi duran pek çok şair vardır. Bunlardan biri de en baştaki büyük şair Fuzuliydi;

“Beni candan usandırdı

 Cefadan yar usanmaz mı

 Felekler yandı ahımdan

 Murâdım şem’î yanmaz mı”

                        Fuzulî

Ve onun birkaç adım ötesinde de Anadolu Aleviliğinin de büyük ozanı Şah Hatayi yer alıyordu.

“Üç gün olur şu dünyanın safası

 Safasından artık imiş cafası

 Gerçek erenlerin nutku nefesi

 Biri kırktır kırkı birden sayılır”

                             Şah Hatayi

Bu kadarını belirtmek bile Nizami Gencevi’ye verilen payeyi anlatmaya yetmiştir sanırım.

Şairler Meydanı

Yani bu diziliş, bu terennüm… Hiç de gelişi güzel değildi.

Şairlerin pek sevdiği o metaforik ifade gücü bu kez kendileri için hususi olarak “meydan ve müze” korelasyonu şeklinde zuhur etmişti.

Öte yandan bu çağda buraları gelip görmüş kişiler açısından da bir anlamı vardı bu örnek tasarımın. Şairlere verilen bu büyük kıymet… Bu kent estetiği ve de müze bağıntısı… Bir kent nasıl inşa edilmelidir sorusuna verilmiş güzel bir yanıttı gördüklerim.

Azerbaycan Milli Edebiyat Gencevi Müzesi ve parkı aslında Sovyet Azerbaycan’ın bir eseridir. Aynı zamanda da SSCB’nin devrimin ilk yıllarında ortaya koyduğu yerlileştirme (korenizatsiya) politikaları ve Stalin dönemindeki ‘ulusal biçimde sosyalist içerik’ üretme politikasının da somut bir örneğidir. Azerbaycan’da Nizami Gencevi, Özbekistan’da Ali Şir Nevai, Ermenistan’da Sayat Nova [[1]] gibi şairlerin öne çıkarıldığı ulusal bilinç yaratmaya dönük bir kültür politikasından bahsediyoruz.

Milli Edebiyat Müzesi ‘iyi ki Bakü’ye gelmişiz’ dedirtti bana.

1850’lerde kervansaray olan yapı bir ara Metropol Oteli olarak kullanılmış ve sonra Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne ve oradan da Sovyet idaresine geçmiş.

1939 yılında Stalinist kültür politikaları doğrultusunda müzeye dönüştürülme kararı alınmış. 1941 yılında Gencevi’nin 800. doğum günü vesilesiyle açılması planlanan yapı ne yazık ki İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı engeline takılmış ve birkaç yıl gecikmeli olarak açılmıştır.

Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti de müzeyi oluşturmak istediği yeni ulusal bilinç doğrultusunda sahiplenerek değiştirmemiş ve yalnızca restore etmiştir.

Dikkatimi çeken şeylerden biri de Stalin dönemini işaret eden ve duvarları kara kâğıtla kaplı olan bir oda oldu. Bu odada sergilenen fotoğraflardaki kişiler sürgünlerde, hapislerde baskı gören kişilerdi. Müzenin yapımına ön ayak olan irade ile o odada fotoğraflarını gördüğümüz kişilere hayatı zindan eden iradenin aynı irade olması son derece çelişik duruyordu. Halbuki hayat tam olarak böyleydi işte; çelişkiler yumağı!

Otuz odalı müzeyi Fidan adındaki zarif, çekingen fakat bilgili bir müze görevlisinin mihmandarlığında gezdik.

Sovyet plastik sanatlarının sosyalist gerçekçilikte ulaştığı noktayı yakından görmek ve Azerbaycan dokumacılığının zarafetine tanıklık etmek ruhumuza hakikaten çok iyi geldi.

Her odada bir şairin yaşamı ve şiirlerini konu edinen yağlı boya tablolar, halçalar (halılar), büstler ve de şairlerden hatıra kalmış olan eşyalar… Ve bir de Nesimi’ye ait bölümde mihmandarımızın okuduğu o meşhur dizeler;

“Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam

 Cevher-i lâmekan benim kevn ü mekâna sığmazam”

                                                              Nesîmî

Bu mekânı gezip şairliğin önemi hakkında düşünmemek imkânsız.

Peki ne yapar manayı dilden ve sözden yontmak dışında şair denen o zat?

Dil geniş, söz ise obsidyen gibi serttir, kırılgandır. Fakat o manadır ki yüzü suyuyla yontulup ele avuca geldi mi insanın gönlüne unutulmaz bir bahar gelir. Bazen de tersi! Durup dururken bir mana yüzünden cehennem azabına düşer insan.

Sahi, şairlerin yalvaçlardan sonra gelen kişiler olarak Tanrının huzuruna çıkacağını söyleyen de yine Gencevi değil miydi?

Nesîmî’nin derisini yüzenler neredeler şimdi? Oysa can Nesîmî hala gönlündedir halkın; hani neredeyse lâmekandır.

Otuz odanın tamamını şairlere ayırmışlar.

Zenginler yok, hükümdarlar yok, insana, doğaya, aşka ve sevgiye duyarsızlık edenler yok, çıkarcılar yok, yalnızca sersefil yaşamış şairler var! Şairliği çok büyük olmasaydı Şah Hatayi de yer alamayacaktı burada.

Hakkı söylemişse dilin, kuvvetliyse şair yüreğin, vakti gelir, olur senin de bir müzede ismin.

Kız Kalesi, Rivayetler ve Toplumsal Hafıza

Çıkışta aşağıda fotoğraf çektiriyoruz. Bej renkli büyük bez galoşlarımla bir tuhaf görünüyorum fotoğrafta.

Müzeden ayrılıyoruz, aşağıda alt sokakta bir kafede tarçınlı Türk kahvesi deniyoruz. Sonra Kız Kalesi (Qız Qalası) ve İçeri Şehir denen bölgeyi geziyorum.

Kız Kalesinin daha önce hiçbir düşman güç tarafından ele geçirilemediği rivayetine halkın nasıl da gönülden bağlandığını görüyorum. Gerçek olamayacağını tahmin ettiğim halde yine de bu kaleye daha bir saygıyla bakıyorum.

Güya defalarca kuşatılmış fakat ele geçirilememiş yani hala bekaret sahibi. Bu nedenle bekaretine atfen Kız Kalesi deniyormuş buraya. Bu tarz rivayetler sosyal psikoloji açısından belli bir işleve sahiptir. Yenilgilerin, zayıflıkların tamiri için iş görür ve toplumu birbirine güvenmeye, gerekirse birbiri için savaşmaya inandırır.

Kalenin ‘Kız’ kalması…

Epistemik açıdan bir bilgi verirken beraberinde toplumsal örgütlenişteki kodları da açığa çıkarıyor bu söyleyiş biçimi. Erkek egemen iktisat, erkek egemen siyaset, erkek egemen savaş… Dil her şeyin taşıyıcısıdır derler; bu örnekte olduğu gibi cinsiyetçiliğin de taşıyıcısı oluyor.

Muğam Gecesi ve Hazar Kıyısı

Füniküler, seyir tepesi, nazırlıklar, iki kere ‘Sovyet Kahramanı’ unvanı alan Hezi Aslanov anıtı ve arka planda kapitalizmin ikonik alev kuleleri…

Güneşin altında Hazar’a çok mu baktım seyir tepesinde? Yoksa o cehennem sıcağında ölçüsüzce mi yürüdüm bilmiyorum, çünkü bir ara fenalık geçirdim.

Otele dönüp biraz dinlendik ve akşam yemeği için Muğam Klup & Restoran’a gittik.

Yerel lezzetleri tattık; narkavurma, turşukavurma, patlıcan salatası gerçekten de es geçilemeyecek kadar lezizdi. Canlı müzik, şarap, mezeler ve tatlı bir sohbet eşliğinde felekten bir günü daha namı hesabımıza usulca kaydediyoruz. Bir yandan da kabak kemane usulca ciğere dokunuyor; yoldaşları def ve klavye belli belirsiz ona ayak uydurmadalar;

“Değdi saçlarıma bahar küleği

 Nazende sevgilim, yadıma düştün

 Her erin bahtına bir güzel düşer

 Sen de tekçe, menim adıma düştün

 Nazende sevgilim, yadıma düştün”

                                      Anonim 

Gece bitmeden ertesi günün planı hazır; Haydar Aliyev Kültür Merkezi.

Muğam Klup & Restorandan sonra Hazar kıyısında çay keyfi yapıyoruz. Kuruyemiş eşliğinde gelen bir demlik çay yorgunluğumuzu alıp Hazar’ın öbür kıyısına götürüyor.

Hazar demişken aklıma Nazım’ın ‘Bahri Hazer’ şiiri geliyor;

“Ufuklardan ufuklara

ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;

Hazer rüzgarların dilini konuşuyor balam,

konuşup coşuyordu!

Kim demiş “çört vazmi!”

        Hazer ölü bir göle benzer!

Uçsuz bucaksız başıboş tuzlu bir sudur

Hazer!

Hazerde dost gezer, e…..y!..

                  düşman gezer!

(…)”

                                        Nazım Hikmet Ran

Haydar Aliyev Kültür Merkezi’nin Unutturulan Hikayesi

Ertesi gün planladığımız gibi zamanımızın büyük kısmını Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ne ayırıyoruz. Yaratılan sanat ortamını ve kültür merkezinin mimarisini görünce burayı deneyimlemekten ayrıca mutlu oluyoruz.

Neo-fütüristik tarzda inşa edilen bu ikonik yapı Bağdatlı ünlü kadın mimar Zaha Hadid tarafından konsept olarak tasarlanmış. Alt mimarlık işlerini ve inşaat işlerini ise Türkiye’den bir firmaya vermişler.

3,5 yıl süren inşaat çalışmaları sırasında pek çok skandala imza atılmış. Arazi istimlak bedelleri ile ilgili sorunlar, projeye karşı çıkarak arazisini vermek istemeyenlere yapılan gözaltı uygulamaları, bölgede yaşayanların elektriğini, suyunu, doğalgazını keserek bölgeyi yaşanmaz hale getirmek gibi baskıcı uygulamalar ne yazık ki o günler için (2012) çokça konuşulmuş.

Uluslararası İnsan Hakları izleme örgütü kaçırılan ve zorla inşaatta çalıştırılan göçmenlerle ilgili raporlar tutmuş. Uluslararası inşaat işçileri sendikasının hak ihlalleriyle ilgili açıklamaları olmuş. Bosna ve Sırbistan’dan kaçırılan kişilerin çalıştırıldığına dair iddialar kamuoyu gündemini bir süre meşgül etmiş. Mimar Zaha Hadid’in tüm bunlara duyarsız kalışı ise mimarlık ve sanat çevrelerince sert bir biçimde eleştirilmiş. [[2]]

Hazar denizinin dalgalarından esinlenilerek yapılan binada birçok sergi ve toplantı salonu mevcut. Kültür Merkezi’nin arka planındaki karanlık hikâyeyi bilmeden gezdiğim için iyi duygularla ayrılmıştım.

Sanat, Sermaye ve İmaj

Sanat eserleri ve yaratılan mimari konsept, gerçekten de sanat-sermaye ilişkisini yeni bir boyuta taşımış görünüyor. Güzel olan aynı zamanda pahalı da olmuş. Böylece galerileri gezerken ihtişamın aynı zamanda akıllı görünen o üstenci söylemini daha aşağıda bir duyguyla karşılamanız normalleşiyor. İşçi sınıfı hem sanat hem de sermaye karşısında iyice ufalıyor. Yani sanat psikolojisi açısından böyle bir işlevsellik kendiliğinden açığa çıkıyor.

Tüccarlaşan sanatçı tasarladığı objeye de yarattığı anlama da ne yazık ki gerçek hayattaki karşılıklarından çok daha fazla değer biçecektir. Halbuki gerçeği bırakıp/aşıp/deforme edip görüngüyü/imajı/replikayı üreten sanatçının kendisi değil midir? O halde imaj asıl olanın önüne hangi hakla geçer. Mesela insan hakkı ihlaline karşı mücadele ettiği söylenen bir sanat eseri insan hakkı ihlali ile anılan bir mekânda görücüye çıkabilir mi? Vereceğimiz cevaplar sanat eserinin ne derece ticarileştiğiyle ilgilidir. Yarattığı değişim değeriyle ilgilidir. Ederini kat be kat aşıp doğrudan sermaye transferine konu olacak kadar ticarileşmesiyle ilgilidir.

Böyle durumlarda sanatsal ortamlar sanatsal olmaktan çıkar keza eserler de eser olmaktan kurtulur endüstriyel bir ürün haline gelir.

Şirvanşah’ta Son Akşam

Haydar Aliyev Kültür Merkezi ve onun içindeki Araba Müzesi, halı müzesi gibi bölümler de böyle şeyler düşündürttü bana. Pek çok kazanım elde ettiğime inanıyorum.

Şehir içi yolculuklarımızda Bolt adlı taksi uygulamasını kullandık. Uygulamada görev alan sürücüler gayet kibar insanlardı. Uygulama ilgili deneyimimiz sorunsuzdu.

Dönüş için hazırlık yapmadan önce Şirvanşah Müze Restoranında akşam yemeğimizi yiyoruz. Harika bir atmosferi vardı. Han-Hamam konseptiyle geçtiğimiz yüzyılın başında inşa edilmiş olan yapı aynı zamanda müze olarak da hizmet veriyor. Yemekler burada da çok lezizdi.

Tar çalan müzisyen Türkiye’den geldiğimizi öğrenince İzmir Marşı ve Türk Marşı ile bizi selamladıktan ve birkaç başka şarkıyla yemeğimize lezzet kattıktan sonra ayrıldı.

Dönüş Yolunda Bakü

Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım Bakü’de. Uçağa dönerken havaalanına giden yol üzerindeki mahallelerin estetik fakat tek tip denebilecek uzunca bir duvarın ardında kaldığını fark ettim. Yoksulluğu gizlemek için miydi yoksa başka nedenlerle miydi bilmiyorum.

Halkın yaşadığı bölgeleri ve kırsal alanları görme olanağım olmadı. Ancak anlayabildiğim kadarıyla Azerbaycan halkı da gittikçe bozulan ekonomilerinden endişeliler ve Türkiye’nin ekonomisine benzemekten çok korkuyorlar. Bunu çok sayıda kişiden dinledim. İktidardan memnun görünmüyorlar fakat bunu da çok açık etmiyorlar.

Sessizce gülümseyip ‘sen anladın’ minvalinde pasif bir eleştiriyle kendilerini ifade ediyorlar.

Hızlandırılmış bir geziydi Bakü gezisi.

Gezdim, gördüm.

Geriye bu yazı kaldı.

“Sûrete bak ve mânâyı sûret içinde tanı kim

 Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam”

                                                                            Nesîmî


[[1]] Sayat Nova: Tiflis doğumlu Ermeni şair ve aşıktır. Eserlerinin çoğunu Azerbaycan Türkçesiyle yazmış ve okumuştur.

[[2]] https://www.e-skop.com/skopbulten/zaha-hadidin-parlayan-yildizi-hayatlari-sondurmeye-devam-ediyor-bakude-kentsel-donusumun-vahsi-yuzu/2026