Elindeki kâğıtlara bir göz attıktan sonra
– Niçin boşanmak istiyorsun? dedi, avukat.
– Kocası olacak ayının eve barka uğradığı mı var, diyerek atıldı kadından önce komşusu.
Avukat kaşlarını kaldırdı, boşanmak isteyen kadının duruşundaki mazlumluğa hayret etti. Fikret Otyam’ın fırçasından çıkmış gibi, küçük solgun yüzünde iki büyük kara çukurdu gözleri. Umutsuzca ve utangaçça bakıyordu etrafa. Çenesinin altında bağladığı eşarbının ucu, bembeyaz döşünde dikkat çekiyordu. Yakası açık çiçekli, gülkurusu gömleğiyle incecik görünüyor, sanki bir masumiyet tablosunu tamamlıyordu. Dizlerinin üzerine özenle konulmuş küçücük elleri her an havalanmaya hazır bir çift serçe kadar tedirgindi.
– Kaç yaşındasın? dedi avukat
Kaşlarının altındaki karanlık kımıldayınca gözlerinin akı göründü kadının, utandı, konuşamadı. Yine onun yerine komşusu yanıtladı:
– Daha on yedisinde garibim, dedi.
– Sen nesi oluyorsun?
– Komşusuyum, anasıyım, bacısıyım neye sayarsan say! Yeter ki kurtar onu bu dertten avukat bey… Konuşsana bacım!.. Konuşsana ayol! Görüyon işte konuşmaya haceti kalmamış kızın. Bak hele bak, yumruğu nasıl vurmuş hergele. Gözleri çürüye çürüye düşecek besbellim.
Avukat masanın çekmecesinden bir ajanda çıkardı, seslice düşünüyormuş gibi şu notları aldı;
– Sema Yitik, 17 yaşında, kocası eve uğramıyor, eve uğradığında da kocasından dayak yiyor, hastaneden darp raporu almışlar, en son olayda kocası tutuklanmış, fakat ölümle tehdit ediyor. Boşanma işlemleri başlatılacak.
Avukat bu notları alırken Sema iyice utandı. Kara talihinin bir başkası tarafından bu kadar duygusuzca dillendirilmesi hiç hoşuna gitmedi. Kırpışıp duran gözlerinin akı kızardı. Kalkıp kaçmak istedi ama nereye? Şu koca dünyada kaçabilecek bir yer var mıydı? Kaçsa gitse diyelim; ya içindeki o korku ne olacaktı? O da gelmeyecek miydi onunla? ‘Kaça kaça bu uğursuza kaçtım’ diye düşündü.
Avukat, gerekli işlemleri bir bir anlattı. Oysa bunca işlemi nasıl yapacaktı Sema? Yine de avukatın her dediğini bir baba öğüdü gibi dinledi. Dinledi dinlemesine de… Dinledikçe içinde sıradağlar gibi beliriverdi kaygılar. Evden kaçtığı geceyi hatırladı. Bir an, o geceki mermilerin sesini duyar gibi oldu ve komşusunun sesiyle kendine geldi.
– Kızı öldürecek besbellim. Arkasından kurşun atmış it oğlu it. Buna kıyılır mı yaa! Vicdansız köpek!
– Peki, nasıl kurtuldun elinden, dedi avukat.
– Konuşsana kız, konuş ayol, dilini mi yuttun! Anlat her şeyi, avukat o avukat! Bilmesi lazım her şeyi! Şimdi nasıl olmuş biliyo musun avukat bey? Bu kocası olacak şahıs işsiz, at hırsızının teki… Bi gitti mi bi daha gelmez, ara ki adamı bulasın! E, bu kız açmış, susuzmuş; yok anam yok, herifin umurunda bile değil! Neyse, günlerce eve uğramayan o zibidinin o akşam erkenden eve uğrayacağı tutmuş mu? Deyyusun ayranı mı kabardıydı ne! Bu garibim de her zamanki gibi bizdeydi. Misafirimiz vardı, yani benim misafirim, işte anlayın canım erkek arkadaş tamam mı? Bunun kocası olacak ayı benim ne iş yaptığımı öğrenmiş. O akşam bana geldiğini anlayınca, başlamış kızı tartaklamaya…
– Pardon hanımefendi ne iş yapıyorsunuz, dedi avukat. Sema’nın yüzü kızardı. Bir an komşusuyla göz göze geldiler. Fakat komşu oldukça rahattı.
– Ben bekâr bir kadınım avukat bey. Bu garibin geçtiği yollardan ben de geçtim zamanında. Benimki beni -çok affedersin- hem satıyodu hem de kazandığım paradan da koklatmıyodu. Aç biilaç evde koyun gibi bekliyodum herifi. Neyse ki biri bi akıl verdi de boşandım o soysuzdan. Allah’a şükür kurtuldum sırtımdaki yükten. Şimdi kendi evimde elit beyleri ağırlıyom. İşte böyle! dedi omzunu silkerek.
Avukat karşısındaki orta yaşlı gravyere baştan aşağı daha dikkatli baktı ve sanki uzatılmış bu kartviziti cebine koyar gibi zihnindeki gerekli bölmelerden birine usulcacık yerleştiriverdi. Oysa biraz daha dikkatli bakan bir göz, bu işveli kadının kollarındaki, boynundaki küçük yara izlerini, morlukları hemen görebilirdi. Avukat aldırış bile etmedi. Çünkü kadının başka yerlerine bakıyordu o. Oysa bu bakış Sema’nın radarında çoktan iz bırakmıştı bile.
– Sema Hanım, nerede oturuyorsunuz, dedi avukat.
Sema’nın komşusu yeniden:
– Bizim blokta ayol dedi, benim alt komşum olur kendisi… Denizkent sitesi B blok… 16 numara onunki, ben de 20 numaradayım. Görüyon avukat bey, bu ceylan gibi kıza bu mendeburluk yapılır mı? Boşan benim gibi diyom, aç kendi evini, mis gibi çalış diyom. Kötü mü diyom dedi…
Avukat gülümsedi belli belirsiz. Hem, Sema’yı hiçlik derekesine düşüren bu utangaçlığı hem de komşusunun pervasızlaşan patavatsızlığını tuhaf bir merakla izlemeyi tercih etmişti. Konuyu tam olarak anlamak istiyordu.
– Pekiyi! Sema Hanım sizdeydi o gece ve kocası eve gelmişti, daha sonra ne oldu? dedi, avukat.
– Ne olacak! Kızı bir güzel dövmüş. Gözüne gözüne vurmuş canı çıkasıca! Allah’tan sarhoşmuş yoksa elinden kurtulamazdı garibim. Peşinden ateş etmiş… Sema, yavrum! Ceylanım sen anlatsana ayol!
– Siz duymadınız mı silah seslerini? Neden polis çağırmadınız o halde?
– Duymaz mıyım, duydum tabi. Fakat misafirim vardı benim. Zaten polis çağıramazdım, misafirim de istemedi polisi.
– Niyeymiş o? dedi avukat. Çok mu elitti misafiriniz?
Gururlu bir gülümseyişle yanıt verdi kadın:
– Emniyettendi. ‘Sen karışma. Olay bize sıçramasın’ dedi bana. Aklım hep bu garipteydi o gece. Kurban olduğum Allah canını esirgedi. Karakola gitmiş yardım istemiş. Kocasını tutukladılar. Bu da üç gündür bende kalıyor. Kız!.. Kaldır kafanı ayol! Utanılacak ne varmış da o ceylan gözlerin doldu şimdi?
Avukat:
– Çay içer misiniz? dedi. Cevap beklemeden diyafona basıp üç çay istedi. Hesap makinesiyle birkaç hesap yaptıktan sonra dosya masrafını ve alması gereken avukatlık ücretini söyledi kadınlara. Kadınlardan herhangi bir itiraz gelmediği gibi onay da gelmedi. Bir müddet susuverdiler. Çaylar gelince avukat bir sigara yaktı ve komşu kadına da ikram etti.
– Ne diyon Sema? Açsın mı davayı avukat bey? Hıı? Ayol konuşsana! Sen parayı dert etme, ben sana veririm kız! Açsın mı davayı ne diyon? Yoksa seviyon mu, o mendebur at hırsızını? Bak kızım o adamla bir ömür geçmez, bunu bilesin. Yazık edersin kendine. Bir içim su gibisin. Eve de dönemem dedin, babam keser beni dedin, söylesene yavrum n’olacak böyle?
– Rica ederim, bırakın zorlamayın kızı. Anlaşılan henüz kararını vermemiş. Hem kaçmıyoruz ya, daha çok görüşürüz dedi avukat.
Öne eğik duran başını uyanmış gibi kaldırdığında sanki komşusunun avukatı eve davet eden o meşhur gülümseyişiyle karşılaştı Sema.
– Gidelim mi abla? dedi, belli belirsiz.
– Bize müsaade avukat bey, görüyon işte aklı başına gelmemiş… Ölmez de canına tak ederse gene geliriz o zaman, dedi komşu kadın.
Kadınları danışma ücreti almadan yolcu etti avukat… Pencereye doğru gitti ve caddeye, kalabalığa karışan kadınlara baktı arkalarından. Sema bir o kadar yok, komşusu ise bir o kadar kalabalık yürüyordu caddede. Acıdı Sema’ya, diğerine baktıkça ürperdiğini hissetti.
Caddenin gürültüsüne kulak vermeyi seviyordu avukat. Koltuğuna kurulup gözlerini kapadı ve caddeyi dinledi bir süre. Karşı köşedeki simitçinin kâh alçalıp kâh yükselen sesine göre onun ne yana döndüğünü ve hatta kiminle konuştuğunu bile doğru tahmin edebileceğini düşündü. Lokantacının döner keserken “Döner! İskender! Buyroon, buyroon efemm!” diye yırtındığını fark etti. İşte tam o anda üç el silah sesi duyuldu uzaktan. Merkez kaç kuvvetiyle savrulmuş gibi açıldığını hissetti kalabalığın ve aklına Sema’nın o iri gözleri geliverdi birden. Acıyarak ve n’olur o olmasın diyerek sokağa fırladı avukat.
İnsanlar büyük bir şaşkınlık içindeydi. Kimileri kaçan adamın peşinden bakıyordu, kimileri de yerde yatan iki kadının enselerinden boşalan kanın büyüsüyle ahmakça sağa sola sıçrıyordu. Herkes garip hatta tarifsiz bir mutlulukla birbirine bir şeyler anlatıyordu ve anlatılanların hepsinin de iç sesinde- yani yerdeki ölüleri gösteren o seste- ‘onlar öldüler ama çok şükür ki ben kurtuldum’ nidası vardı.
Sema’nın akıp giden kanına baktı avukat bir süre. Şimdi onun, o ince beyaz boynunu sanki daha da kalınlaştıran kanın, böyle oluk oluk akması ve nihayetinde iki kadının da kanlarının birbirine böyle teklifsizce karışması ne acı bir tesadüftü. Kim kimin yüzünden ölmüştü? Bütün cadde bunu konuşuyor ve herkes en bilindik cevabı müjdeliyordu birbirine! O bilindik cevapla herkes şöyle bir rahatlıyordu yine.
– Çekilin, namus meselesi, demiş vuran adam kaçarken.
– Ney, terör mü? Yok, yahu ne terörü!
– Çok şükür çok şükür! Buna da şükür, aman terör olmasın da!
– La ambulansı arayan olmadı mı he! Mal gibi bakıyosunuz!
– Aha polis de geliyor. Neyse, Allah taksiratını affetsin bu kadınların. Dükkânda çırak da yok, ben gidiyorum.
– He, teyzem he!.. Aha bu karıları vurmuşlar, bakacan mı? Bakacan da ne tanıyacan?
– Ulaa! Karıları vurmuşlar yaaa! Hangi şerefsiz yapmış la bunu?
– Şişşt!.. Salim, sen bakma yavrum, kapat gözlerini çocuğum. Kapat gözlerini, rüyana girer oğlum!
– Kız bana bak hele, bu bizim Yitik Ali’nin Sema değil mi?