Bir yazarın utangaç olması ile utanmazca yazması meğer çok farklı şeylermiş. Meğer diyorum çünkü bunu yeni anladığımı fark ettim. Oysa iyi bir yazarın gönlünce yazan biri olduğunu teorik açıdan her zaman kabul etmiş biriydim. Söz konusu edilen kişi ben olunca teorilerin hepsi bambaşka bir anlam kazanıyordu. Bence iyi bir yazar itibarını daima pamuklara sarıp korumalıdır. Çünkü itibarın ne zaman lazım olacağı belli olmaz.
İtibarın ne zaman lazım olacağı bilinmez ama gelinen noktada gün yüzü görmemiş bu ağır kristal itibarımı şimdi nereye kaldıracağımı hiç mi hiç bilmiyorum. Çünkü itibar denen şeyin gerçekte şimdiye dek bir işe yaradığını görmüş değilim. Üstelik vasat bir yazarmışım gibi yaşlandığımı hissediyorum artık!
Kimsenin adını bilmediği o mevsimlik dergilerde öykülerimin yayımlanacağı günleri bekleyip durdum. Bu beklemelerimin ardına gizlenmiş olan ‘bir gün ünlü olma’ hayalimden bahsetmiyorum bile. Belli ki ilk hesap hatasını daha baştan bu konuda yapmıştım. Öykülerim birer birer yayımlandılar. Fakat okurlar çok tuhaftı işte. Öykülerimi okuyorlardı ama okuduklarını birbirlerinden gizliyorlardı sanki. Bu durumda da tanınmış bir yazar olmanın hayalini tepe tepe kullanmaktan başka bir şey kalmıyordu bana.
‘Oha lan! Şu giden adam şeydeki yazar değil miydi?’ diye genç okurlarımın itişe kakışa birbirlerine beni göstereceklerini düşünmek; ılık bir yaz akşamında, havuz başında margaritasını yudumlamak kadar rahatlatıcıydı gerçekten.
Bırakalım tanınan bir yazar olmayı, arkadaşlarım dahi yazdıklarımı merak edip okumadılar. Biliyordum bunu. Okuduk diyenler de okumuyorlardı işte. Okumasınlar! Kendileri bilir! Ben yine de lafı yazdıklarına getirmesini iyi bilen bir yazardım sonuçta.
“Geçenlerde bu konuda köşemde ben de yazmıştım bunu” diyerek söze girdiğim zamanları düşünüyorum bazen. Sanırım bir çocuk gibi en çok bundan keyif alıyordum. Çünkü bana pek havalı görünüyordu böyle laflar. Sahi, havası bir yana! Ben söze girer girmez, bazı dostlarımın yüzlerindeki o kronik ekşime yok mu? Öldürüyor beni o ekşime! Ne anlatacağımı bilmeden kaçış pozisyonu alıyorlar hemen. Sanki ben okurlarını ve arkadaşlarını da inceleyen biri değilmişim gibi bir de bu kaçışı yutturmaya kalkıyorlar bana.
Hâl böyle olunca haklı olarak en sonunda şapkamı önüme koydum. Yazdıklarım hakkında iyicene düşünmeye başladım. Acaba benden ne yazmamı istiyordu ki bu insanlar? Düşünüp durdum günlerce. İyice kafa patlattım. İşin içinden çıkamayınca da soruyu değiştirmeye karar verdim. ‘Ne yazmamı değil, acaba nasıl yazmamı istiyorlar?’ diye yeniden sordum kendime. En sonunda çareyi buldum galiba! Çünkü bundan böyle daha edepsizce yazmaya kararlıydım artık.
Ne zaman iyi bir konu yakaladığımı düşünsem makas değiştiren bir lokomotif gibi gözü pek ve güçlü hissederim kendimi. Beynimde kıvılcımlar uçuşur. İçim içime sığmaz! Anlatılması en güç ve en tuhaf şeyler bile kendi doğallığında zihnimde sıraya girerler! Öyle umutlanırım ki kendimden! Adeta büyük bir yazarın doğuşuna tek başıma tanıklık ediyormuşum gibi yabancı bir duyguyla tescillerim kendimi. Çünkü ben de her büyük yazar gibi orijinal bir şeyler yazmak için daima alestayım zaten.
Hemen patron koltuğu gibi dönüp duran büyük siyah deri koltuğuma bir güzel kuruluyorum. Gözlerimi kısıp düşünmeye başlıyorum. Sonra nasıl oluyor bilmiyorum, birden bir şeyler tersine dönüyor hep. Sıra dışılığın ılık rüzgârı yerine monotonluğun soğuk esintisiyle doluyor ruhum.
Rüzgâr o şahane fikirlerimi kulaklarından tutup en uzak diyarlara sürüklüyor. Ben ise yazmak adına ciddi hiçbir şey yapamadan saatlerce oturduğum bu deri koltukta kaykılıp duruyorum. Acıklı gözlerle fikirlerimin arkasından bakakalıyorum. Ama bu kez öyle olmayacak! Çünkü her şeyi çok daha farklı anlatmaya kararlıyım artık!
Madem buradasınız, durun size geçen gün hastanede yaşadıklarımı anlatayım.
Kaç aydır oram, buram acayip kaşınıyordu! Nerem mi kaşınıyordu? Onu da anlayın canım işte! Her şeyi dümdüz söyletmeyin insana! Her neyse. Doktora gitmenin kaçınılmazlığını düşündükçe hafakanlar basıyordu beni. Zar zor yendiğim o eski sıkılganlıklarım ise zihnimde iteklemiş olduğum o yerlerden ikide bir pörtleyip geri geliyordu. Katiyen doktora gitmek istemiyordum. Biz erkeklerin ilginç fobilerinden biri de buydu. Sünnetle baş gösteren bu tuhaf travmamız ölene kadar sürecekti herhalde. Fakat ben yine de bu kadar tutucu biri olduğumu söyleyemem. Sonuçta sağgörü denilen bir olay vardı.
Yine de bir süre ayak diredim kendime karşı. Sonuçta bir göz muayenesi değildi bu. Amansız, arsız bir kaşıntıyla boğuşup dursam da doktora başvurmadan önce hâlâ kendi çapımda yapılacak bir şeyler olduğuna inanıyordum.
Bilirsiniz, yapılacak şeyler bellidir aslında. Herkes ne yapıyorsa ben de onları yaptım. Oturdum, bir güzel YouTube videoları izledim. Birkaç yazı okudum. Yiyip içtiklerimi incelemeye aldım. Sorunu doğal çözümlerle halletmek için bekledim de bekledim. Fakat hepsi de nafileydi. En sonunda kanser olmuş olabileceğim konusunda kendime karşı güçlü argümanlar elde etmeye başladım. Karaciğerimin iflas ettiğinden başlayıp zonaya geçiş yaptıktan sonra çölyakta karar kılıyordum. Testis kanserine varıncaya kadar her türlü bulguyu gözlüyordum kendimde.
Moralim çöktükçe çöküyordu. Moral bozukluğundan kurtulmak için iyice yazıya verdim kendimi. Okudum, yazdım. Okuyup yazdıkça kaşıntım iyice coştu. Coştukça moralim daha da çöktü. Aristoteles’in Organon’unun İkinci Analitikler kısmını bile kaşıntılarımın kıpırtıları arasında okudum. Elimi nereye atsam yeni bir kaşıntıya sebep oluyordum. Nereye kolonya döksem yangın orada daha da harlanıp yandaki harmana sıçrıyordu. Sürdüğüm o kortizonlu kremler benim nazik, havalı derimi iyice inceltip benek benek yapmaya başlamışlardı.
Gündemi yakından takip etmek zorunda olan bir yazar olarak dünyadan bihaber gezmeye başladığımı fark ettim. Ne siyasi krizleri ne de o büyük hukuksuzlukları umursuyordum. Ne etik ne estetik! Elim kendiliğinden oraya gidiyordu işte! El yanı eş yanı demeden hart hart kaşınmanın ne demek olduğunu bu illete yakalanınca anladım ben. Elbette gizli gizli kaşınmak son derece utanç vericiydi. Lakin bütün huzurumu esir alan bu arsız kaşıntıdan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum. Yaşamın anlamı, insanın sıkıntılarına bağlı olarak nasıl da değişiyordu.
Zihnim epistemolojik sorgulamalara giriyor, kaşıntı nedir diye Aristoteles’in peşi sıra gezen peripatetik öğrenciler gibi kendi kendime sorular sorup duruyordum. Çünkü ne yaşadığımı tam olarak bilirsem o zaman o sorunu anlayıp kendi kendime aşabileceğimi düşünüyordum. Tam da böyle sıkıntılı bir anımda, sanki Büyükçekmece sahilinde değilmişiz de Lykeion’da dolaşırken Hipokrates’le karşılaşmışım gibi birden bizim Münir’i gördüm karşımda. O andaki sevincimi tarif etmem kesinlikle mümkün değildir!
Münir, yıllar önce dersine girdiğim bir öğrenciydi. Tıp fakültesini bitireli epey olmuştu. Artık kıdemli bir hekim olduğunu biliyordum. Eşi ve iki çocuğuyla şimdi karşımdalardı. Akıl fışkıran gözlerindeki o canlılık belli ki çocuklarına da geçmişti. Hâlimi hatırımı sordular. Elbette bu karşılaşmadan ve Münir’den uzun uzun bahsetmeye gerek yok şimdi. Sonuç olarak Münir kaşımın üzerindeki lekeli kabartılardan, stresli duruşumdan ve iki de bir de çaktırmadan oramı buramı kaşıyıp durmamdan bende bir sorun olduğunu anlayıverdi. “Sağlınız nasıl hocam, iyi misiniz?” diye sordu Münir kibarca.
Ülkedeki hukuksuzluklara, siyasi durumlara, insanların aldırmazlığına, satışları bir türlü patlamayan kitaplarıma kısacası her şeye uyuz olduğumu söyledim. Belki ölçüyü kaçıran bir cevap verdiğimi biliyordum ama o andaki hissiyatım da böyleydi işte. Ne yapabilirim ki!
“Hocam, bence uyuz değildir bu” diyerek itiraz etti Münir. “Belli ki hayatınız mantar olmuş” dedi. Esprisine zoraki gülümsedim, çünkü hâlâ kötü espri yapıyordu. Üniversite hastanesinde dermatoloji bölüm başkanı olan arkadaşından benim için bir randevu talep etti. Ne yalan söyleyeyim o anda dünyam ışıdı.
Dünyam ışıdı ışımasına da hâlâ çok safmışım meğer! Niye mi? Niye olacak! Çünkü acar bir yazar gibi her gösterilen yere bodoslama dalıyorum da ondan! Kendime bu konuda çok kızgınım! Çok!
Bölüm başkanı hazretleri sabah saat 8.00’de hastanedeki odasının kapısında beklememi istemiş. Tabii ki böylesi bir randevuya hayır diyecek değildim elbette! Güneşin soğuk gülümsediği bir İstanbul sabahında yoğun trafiğe rağmen tam istenen saatte oradaydım. Koridordaki o kalabalıktan söküp içeri aldılar beni.
İçeride yalnızca bir doktorun ve bir de yardımcısının bulunduğu mahremiyete önem verilen bir muayene ortamı bulacağımı sanıyordum. Gördüğüm tablo karşısında resmen dumura uğradım! Çünkü benim dışımda odada tam yedi kişi vardı. Anlaşılan poliklinikteki dersin içine düşmüştüm. Hemen geri dönmek istedim o anda. Çünkü göstermek zorunda olduğum yerleri düşününce böyle bir muayenenin benim gibi bir yazar için ne demek olduğunu anlayabilirdiniz. Kitaplarıyla meşhur olamamış bir yazarın şimdi herkese gösterdikleriyle meşhur olma ihtimali hiç de yabana atılır bir ihtimal değildi. Bu nedenle de içim ürperiyordu.
Bölüm başkanı yüzümdeki o kararsızlığı çabucak çözdü. Artık geri dönüp gitmeyi de rezilce buluyordum. Çünkü gitmek de kalmak kadar gurur kırıcıydı. Odanın ortasına doğru ilerledim ve gösterilen yere oturdum. Odada hiç kimse yokmuş gibi hiçbiriyle göz göze gelmeden verilen komutları yerine getirdim.
Bölüm başkanı üçer kişilik kümelere ayrılmış olan öğrencilere hararetli ve samimi tonda bilgiler vermeye devam etti. Onlara sorular yöneltti. Bulunduğum iskemlede gittikçe küçülüp kaybolduğumun hiç farkında değillerdi. Kısa bir süre sonra sözünü bitirdi. Birden beni hatırlamış gibi bana dönüp
“Şikâyetiniz nedir?” diye sordu.
“Kaşıntı” dedim. “Çok kaşınıyorum.”
Teselli edilmeyi bekliyormuşum gibi sesimin neden böyle üzüntülü çıktığını bir türlü anlayamadım. Bölüm başkanı öğrencilere “Sen şunu söyle, sen de bunu yap!” gibi talimatlar vermeye devam ediyordu. Bir anda bana döndü.
“Aç” dedi kesin bir talimatla. “Aç, görelim!”
Dışarıda bekleyenler arada bir kafayı içeri uzatıyorlardı. Sıra numarası almak yahut dünden kalan tahlil sonuçlarını göstermek istiyorlardı. Herhalde diyorum kendi kendime; kalabalığın şaşkınlığından olsa gerek, pek çok olasılığa rağmen sanki doktorun ‘Aç!’ demesini bekliyormuşum gibi hiç ikiletmeden nasıl da açıverdim her şeyi!
‘Oh be!’ dedim içimden. ‘Öyle bir rahatladım ki!’
Pisuvar önünde tavana bakan adamlar gibiydim, huzurluydum artık. Gözlerini tavanda bir yere dikmiş olmanın o tuhaf sakinliğini yaşıyordum. Öğrenciler daldan yere inen kuşlar gibi yabansı bir ürkeklikle gelip kaşıntıdan tahriş olan yerlerime bakıp gidiyorlardı. Bölüm başkanı ise öğrencilerin kimisine teşhis koyduruyor kimisine bu teşhise uygun hangi ilaçları yazmak gerektiğini soruyor kimisine de tedavinin ne kadar zamanda sonuç vereceğine dair prognozunu soruyordu. Diğer öğrenciler ise evrak işleriyle uğraşıyorlardı. Fakat ben! Yani bu hikâyenin ünlü yazarı; orta yerde her şeyi tastamam açmış bir vaziyette orada dersin bir parçası olarak bilime hizmet etmenin bu gülünç gururunu yaşıyordum işte!
“Kaşıntılarınız ne zaman başladı ve bu vakte kadar neler yaptınız?” diye sordu bölüm başkanı. Soruyu yanıtladım. Altı aydır kendi kendime uğraşıp durduğumu anlattım. Dinlemedi bile. Bu arada başka sorulara geçilmiş oldu. Soruların istatistiki bir amaç için sorulduğunu geç de olsa fark etmiştim.
“Mesleğiniz nedir?” dedi rapor tutan erkek öğrenci.
Bir yandan bütün utangaçlığımla alelacele giyiniyor bir yandan da bu son soruya acaba doğru cevap versem mi diye düşünüyordum. Neyse ki cevap vermemi engelledi bölüm başkanı. Çünkü bu hastalığın hangi meslek türlerinde yaygın olarak görülmüş olabileceği sorusunu yöneltmek gelmişti aklına.
Öğrenciler sırayla yanıtladılar soruyu. Bölüm başkanı ise bazen ‘Hayır, öyle değil’ manasında bazen de ‘Anlıyorum seni, devam et’ demek için kafasını bir o yana bir bu yana sallayıp duruyordu. Sonunda bana döndü ve “Merak etmeyin korkulacak bir şeyiniz yok” dedi. “Uzun süre deri koltukta oturan kişilerde özellikle de büro çalışanlarında görüyoruz bu hastalığı. Avrupalı bazı doktorların bu hastalığa yazar hastalığı lakabını taktıklarını da duymuştum. Kaşıntılarınızın cilt kuruluğuna bağlı fiziksel bir nedeni bulunsa bile anlatıldığı kadar ciddi bir kaşıntıya sebebiyet verme ihtimali sıfırdır. İçerden gıdıklanma diye tarif ettiğiniz şey daha çok psikolojik bir etki olarak görünüyor. Stresinizi azaltmanız lazım. Ne iş yapıyorsunuz?” dedi.
“Yazarım” dedim. Bir an için göz göze geldiler. Bu tesadüfe inanamadıklarını hissettim. “Her ne kadar popüler bir yazar değilsem de kendi çapında iyi bir öykü yazarıyım” dedim. Dedim ama tahmin edersiniz ki konuşma adabı gereği bu son cümleyi içimden söyledim.
Öğrenciler kitaplarımın isimlerini sordular. Bölüm başkanı ise dersi kaynatmak niyetinde değildi. Hızlıca teşhisini söyledi. İlaçlarımı yazdırdı. Ne kadar kullanacağımı ve tekrar ne zaman kontrole gelmem gerektiğini hızlıca anlattı.
Teşekkür ettim ve kapıya yöneldim. Bölüm başkanı son kez durdurdu beni.
“Siz de hatırlarsınız ki sayın hocam” dedi. “Faşizm döneminde faşizme boyun eğmeyen yazarları duvar diplerinde birer birer kurşuna dizmişlerdi. Cesaretle yazmanın bedelini böyle ödettiler onlara. Peki sonuç ne oldu? Onlar eserleriyle hala yaşıyorlar! Başka söze gerek yok. İyi günler size” dedi.
“İyi günler” dedim.
Adam son derece haklıydı. Gerçekten de kendimi önemsediğim kadar önemli bir yazar olsaydım eğer şimdi burada kaşınıp durmazdım. Bu devirde yazardan sayılmak o kadar kolay değildi. Hele de benim gibi hayatı boyunca önemsiz kişilerin hikayesini yazmış ödlek bir yazar için hiç değildi!
İnanmayacaksınız ama bu duygularla daha kapıdan çıkar çıkmaz bir şeylerin düzeldiğini düşündüm. Kafam hafifledi sanki. Kaşıntılarımın yüzeysel olduğuna hemen oracıkta o anda ikna oldum. Kendime uyguladığım otosansürü bir daha düşünmek istemediğim için onu zihnimdeki en derin köşeye sokuşturup üstünü meşhur bahanelerimle örtüverdim. Sonra da kendime gözdağı verir gibi “O halde hadi yaz yazabilirsen Kobani’yi, Gezi’yi, 10 Ekim davasını ve diğerlerini” dedim, sessizce. Çünkü ne de olsa Halep oradaysa arşın buradadır!