Seçimlerden nefret ediyorum. Çünkü seçimle ilgili hiç de hoş olmayan bir anım var artık. Seçim zamanıydı. Duvara afiş olarak yapıştırılmış olan bir resmin altına “Zorbalar Kalmaz, Gider!” yazmıştım. Bir de espri olsun diye resimdeki hoşgörülü büyüğümüzün şahane burnunun altına kapkara bir Hitler bıyığı çizmiştim. Tabii imza olarak oraya kendi adımı yazacak değildim! Aptal olmasına aptal biriydim ama o kadar da süzme değildim yani. Bıyığı çizdikten sonra resmin altında kalan en ideal boşluğa da kendi el yazımla bir güzel ‘Kazancakis’ yazarak sözüm ona yaratıcı bir imza döşemiş oldum. Kazancakis de nereden aklıma geldiyse! Belki de Zorba sözcüğü otomatik olarak bana Kazancakis’i hatırlatmıştı. Halbuki o Zorba ile bu zorba arasında da en ufak bir benzerlik yoktu. Belli ki o anda zihnim serbest çağrışımın rüzgârına yelken açarak yolunu bulmuştu.
O gece niye o kadar sarhoş olduğumu, niye o kadar içtiğimi hala anımsayamıyorum. Ben ki kendi kendine kaldığında bile gönlünce gaz çıkaramayan bir adamdım. Şimdi nasıl olmuştu da böyle yararsız bir eylemde bulunabilmiştim? Üstelik benim gibi bir insan -yani kurallara her an harfiyen uyma güdüsüyle özel olarak yetiştirilmiş bir insan- nasıl olur da birden devreleri yanmış gibi böyle sorumsuzca davranabilirdi? Olacak şey miydi bu, gerçekten hala şaşıyorum kendime! Ah, ah! Ne aptalmışım ben. Bir noktadan sonra hayıflanmak da boşuna. Olanlar oldu çünkü.
İşte böyle! O günlerde unutmaya çalıştığım bu sorumsuzluğu ne yazık ki olaydan birkaç gün sonra ziyadesiyle hatırlattılar bana. Hem de hayatım boyunca unutamadığım bir ders vererek hatırlattılar.
Bazen düşünüyorum da hiç de haksız değillerdi yani. Niçin değer versindi devlet bana, ne özelliğim vardı benim? Çünkü ben bile değerli bulmuyordum ki kendimi. Üstelik benim gibi birinin yani dünyanın en sıradan kişisinin yaşayacağı türden bir şey miydi bu alengirli soruşturmalar? Gerek var mıydı bunca tantanaya? Resmen kendi elimle o bakir sıradanlığımın üstüne gölge düşürmüştüm. Belki de kredi notumu bile etkilemiştir bu mükemmel salaklığım.
Bilmem size de oluyor mu böyle şeyler. İçimde çok tuhaf bir ben var sanki benim. Sopadan çok korkan ama yine de o sopanın tehdidine rağmen bir yandan da hala kendi olarak yaşamaya çalışan biri var içimde. Kendiyle uyumsuz tuhaf bir mahlukat yani! Yediğim yemekten midir, içtiğim sudan mıdır ya da soluduğum havadan mıdır nedir, kafam sürekli karışıktır benim. Hatta bazen öyle zamanlar oluyor ki birdenbire şimdi yaşadığım bu şahane günlerin tadını kaçıran ve tehlikeli kapılara açılmaya meyleden sorular beliriyor aklımda. O anda ne yapacağımı bilemez oluyorum, elim ayağım birbirine dolaşıyor hemen. Halbuki benim bu fikirsiz çorak beynimde yeşermeye çalışan o düşünceler orada asla uzun süre kalamayacaklarını hiç mi hiç bilmiyorlar. Çünkü ben öyle biri değilim. Özgün fikirler, etik tartışmalar oldum olası hep yan etki yapmıştır bana. Midemi bulandırıp başımı ağrıtmıştır. Zaten öyle zamanlarda elime kederden başka bir şey geçtiğini de hatırlamam. Kaldı ki ben kederi de hiç mi hiç sevmem ha! Aslına bakarsanız bu yaştan sonra acımasızca vicdanımın sızlatılmasına izin vermek istemiyorum artık. Zaten devletin benden beklediği ilk görev de bu değil miydi? Yaşa! Fakat sorgulamadan yaşa! Başına ne gelirse gelsin sakın sorgulama! Sadece kendin ve devletin için yaşa! Sana ne ötekilerden!
Pekiyi! Acaba ben ne yaptım, dersiniz? Sizce dinledim mi bu kahraman ulusun güzide devletini? Hayır, tabii ki! Eşşekçe davranıp umursamadım hiçbir şeyi! Tam tersine; bir gece sarhoş olup subliminal mesajlar verdim etrafa. Ah ah! Hoşgörüsü hudutsuz olan ve neredeyse yaşadığımızdan haberi bile bulunmayan bu güzel insanın kalbini kırıverdim. Yetmiyormuş gibi bir de o zarif burnun altına bıyık çizip yararsız muhalefete omuz çıkmış oldum. İyi halt ettim! ‘Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça!’
Bundan böyle biri siyasi bir şey ima edecek olsa ‘Artık dersimi aldım, ne haddime, amman!’ diyorum hemen. Çünkü devlet benim hakkımdaki bu soruşturmaya durup dururken karar vermemişti herhalde! Onca ispiyon onca analiz boşuna yapılmamıştır diye düşünüyorum. Kendini hiçbir zaman ciddiye almamış biri olarak hakkımdaki bu soruşturmadan dolayı başta çok korkmuş olsam da sonunda devletim tarafından adam yerine konulmaktan tuhaf bir şekilde gurur duyduğumu bile söyleyebilirim. Hoş; adam yerine konulmak kısmı sadece soruşturmalarda geçerliydi ya, olsun, ne önemi vardı ki! Devleti tarafından ciddiye alınmış olmanın gururu öyle dışarıdan bakan birinin anlayabileceği türden bir saygınlık değildir. Bunu sadece yaşayanlar bilebilir.
Başlangıçta biraz kaygılıydım. Dünyada eşi benzeri olmayan bu muhteşem hukuk sistemimizin ayrıntılarıyla bir bir karşılaştıkça neyin adaletli neyin adaletsiz olduğuna dair kanaatlerim de çabucak değişmeye ve şekil almaya başlamıştı. E, tabii haklı olarak bu koca devletin benimle ilgili de elbette adilane bir tasarrufu vardır diye düşünüyordum. Bu nedenle soruşturma sırasında hep sakindim. Hiç tereddüt etmeden adaletin kılıcına bu değersiz kafamı uzatabildim. Ne yani! Thomas More gibi celladına huysuzluk edecek biri değildim ya! Hem öyle olsam bile ne değişecekti ki? O sabah beni almaya geldiklerinde hükmüm kurulmamış mıydı sanıyorsunuz! Yok canım, daha neler! Baştan belliydi her şey! Kasabıyla tartışacak kadar öküz değildim ya ben! Tartışsaydım da kasabımı asla ikna edemezdim ki! Çünkü kasap baştan sona hep aynı kişiydi. Nasılsa bir gün bize karşı merhametli olduğu günlerin sonuna gelecektik. Ve o gün gelip çatmıştı işte. Bence şaşıracak bir şey yoktu ortada. Danalarına, koyunlarına en güzel yemleri en taze otları verirken de aynı kişiydi o kasap? Günün birinde bizim hiç görmek istemediğimiz o kanlı bıçağını orta yere, gözümüzün önüne bıraktı diye mi kötü oluvermişti şimdi birden. Ah, ah! İşte, gerçek bir vatanseverin devlet karşısındaki tutumu böyle olmalıdır diye düşünüyorum ben. Tam teslimiyet ve de yüzde yüz mutluluk!
Evet kitap gazete gibi şeyler okuduğum, roman okuduğum ve haberleri düzgünce takip ettiğim doğruydu. Hatta ara sıra sanki spikere duyurmak istermiş gibi evde siyasiler hakkında öfkelenip küfrettiğim filan da olurdu. Ama bunları hangimiz yapmıyorduk ki. Hitler’i, Mussolini’yi ya da Napolyon’u veya Jul Sezar’ı ya da ne bileyim Barack Obama’yı filan bilmek beni sıradan biri olmaktan kurtarır mıydı ki? Sıradan biriydim ben! Dümdüz bir vatandaş. Hatta savcılıktaki ifademde kendimi tanımlarken şöyle demiştim kendi hakkımda; “Ailesi tarafından özellikle de annesi tarafından gelecekteki karmaşık işlere gönderilmek üzere okunmuş sular içirilerek yetiştirilmiş en sıradan kişi!” İşte! Tam olarak buydum ben.
Sabaha karşı saat beşte zırhlı araca bindirilmek üzere beni evden ite kaka çıkardıklarında tam teçhizatlı fakat kameraman olduğunu çok geç anladığım bir polis çoktan beni kayda almaya başlamıştı bile. Kamera mı yoksa türünü bilmediğim bir silah mıydı neydi o elindeki? Gelip dayamıştı birden yüzüme doğru kör edici ışıklı cihazı. Ağzımda güvercin gurultusu gibi bir ses yuvarlanıp içime doğru kaybolup gitmişti. Don gömlek gözaltına alınırken şaşkın bir vaziyette gözlerimi ovuşturuyordum. Evdeki kalabalıktan önümü görmeye çalışıyordum. Bu kadar kalabalık ve tam teçhizatlı geldiklerine göre demek ki hiç bilmeden çok ağır bir suç işlemiş olmalıyım diye geçti aklımdan. Fakat benim gibi bir adam ne suç işleyebilirdi ki! Hemen hafızamı yokladım ve ne kadar haklı olduğumu anladım. Çünkü hafızamda sadakatten başka bir şey yoktu. “Allah, Allah!” dedim kendi kendime. “Bu işte kesin bir yanlışlık var!” dedim.
“Şüpheliyi ikamet adresinden adli emanete alıyoruz. Tarih 12 Haziran 2025. Saat 05.12. Ben 134256/2 sicil numaralı polis memuru Serbülent Çukur. Adli emanete alınan şahsın hukuki serüvenini kayda almakla görevlendirildiğimi yazılı ve sözlü olarak kendisine beyan etmiş bulunuyorum. Şahsı adli emanetin envanterine aldıktan sonra kendisini devletimizin modern hukuk sistemiyle tanıştırmak üzere adli makamlara teslim edeceğimizi bildiririm”
Benim böyle basitçe anlattığıma bakmayın siz. Aslında ufak çaplı bir gürültü çıkardığım bile söylenebilirdi. O an niye böyle saçmaladığımı da bilmiyorum. Nihayetinde herkes görevini yapıyordu. Onlara ne emir verilmişse onu uyguladılar. Kanatlarından gerilip bağlanmış bir kuş gibi çırpınsam da karga tulumba zırhlı araca konulmaktan kurtulamadım. Gayet iyi yetiştirilmiş polislerimiz beni kendi kişisel tekmeleriyle değil de devletimizin benim namı hesabıma ayırmış olduğu o bitmek tükenmek bilmez şerefli şefkatini takdim ederek karşıladılar. Sağ olsunlar hiç beklemediğim bir yakınlık gördüm kendilerinden. Başımdan gitmiş olan yarım aklımı o sabah geri getirdiler bana.
Karakoldu, savcıydı, mahkemeydi derken şimdi buradayım işte. Burada yaşamaya başladıktan sonra anlıyorum ki dışarıda yaşamak, yaşamak değilmiş aslında!
Kaldığım hücreyi uzun uzun anlatacak değilim size. Bildiğiniz bir tecrit hücresinde yaşıyorum artık. W tipi bir hücre modeliymiş bu. Anlaşılan Latin Alfabesinin harflerini henüz bitirememişler. Beni daha iyi anlayabilmeniz adına az biraz daha ayrıntı vermek istiyorum size. Çünkü buranın gerçekten çok tuhaf görünen bir sevgi modeli var. Bütün gücünü modern hukuktan alıyor ve burada insanı iz bırakmadan seviyorlar.
Mesela bu muhteşem komplekse zorunlu konuk olarak getirilmeye ikna edildiğimde adli emanetteki görevlinin söylediklerini olduğu gibi anlatmak istiyorum size.
“Öncelikle kompleksimize hoş geldiniz! Dışarıda abartılarak söylendiği gibi soğuk, çok soğuk bir yer değildir burası. Sizlerden herhangi bir karşılık beklemeksizin tüm sevgimizi sizlere sunacağımızdan emin olabilirsiniz. Tabii sevgimizi kabul edip etmemek sizin bileceğiniz bir iştir. Sevgimizin iyileştiren sıcaklığından gönlünüzce yararlanacağınızı umuyorum. Eğer bu yolu seçerseniz, milletimiz adına sizi temin ederiz ki rehabilite olmuş olarak buradan hüzünlü bir şekilde ayrılırsınız. Hüzünlü diyorum zira dayanamayıp da komplekse geri dönmek isteyen pek çok işsiz güçsüz insan sırada beklemektedir. Buradan giderken pek çok yeni alışkanlığınız olacağını tahmin ediyoruz. Dışarıda manipüle edildiği gibi kimsenin sağlığıyla, hayatıyla oynamadığımızı özellikle belirtmek isterim. Zira burada ‘İnsan yaratılmışların en yücesidir!’ anlayışıyla hizmet vermekteyiz. Halka hizmet hakka hizmettir. Bu nedenle burada sınırsız bir biçimde sağlık ve avukat desteğiniz olacaktır. Fakat burada uygulanan hukuk normları ve de verdiğimiz sevginin sağaltıcı gücünden dolayı şimdiye kadar hiç kimse bu hizmetlerden yararlanmak istemedi. Dilerim ki sizin de herhangi bir ihtiyacınız hasıl olmaz. Eğer sevgimiz size yeterli gelmez ve yine de destek alma ihtiyacı duyacak olursanız, koridorlardaki Kişisel Destek Ekibi Nöbet Panolarını takip etmelisiniz. Size en uygun nöbetçi destek ekibini seçmekte özgürsünüz. Bunun dışında buradaki konukluğunuz süresince sizi çok yakından takip edeceğiz. Sizi takip etmek ve alışkanlıklarınızı gözlemek bizim işimizin en önemli kısmını oluşturmaktadır. Suça meyilli yönlerinizi bulup bunları törpülemenize yardımcı olacağız. Ayrıca yapay zekâ desteğiyle sizin için haritalandırılmış en doğru bireysel davranış seçeneklerini size çeşitli tarz ve yöntemlerle aktaracağımızdan hiç kuşkunuz olmasın. Tüm bunlar için görevlendirilmiş olan iki özel danışmanınız sayesinde burayı çok seveceğinizden hiç şüphe duymuyoruz. İşte bu tarafa doğru bakıp gülümseyen şu arkadaşlar size hizmet verecek olan özel danışmanlarınızdır. Gülümseyişlerindeki çarpıklığa takılmayın lütfen tüm ekip sonderece profesyoneldir burada. Şimdi Kazancakis kod adıyla maruf olmuş olan sayın Masum Feryat; hakkınızdaki işlemleri bitirip sizi içeri alabilmem için öncelikle masanın üzerinde duran ve kredi belgeleri gibi görünen bu broşürün burasına el yazınızla okudum, anladım diye yazdıktan sonra imzalamanızı istiyorum. Buyurun lütfen!”
Can kulağıyla dinlemiştim her şeyi. Fakat uzatılan evrakları okumadan imzalayabilecek rahatlıkta bir mizacım yoktu benim. Anlatılanlara kendimi kaptırıp ‘Bir okusaydım yazılanları’ demişim öylesine. Ah! Demez olaydım keşke. Gözümün nasıl karardığını bile hatırlamıyorum. Sanki gelip biri fişimi çekmiş gibiydi. Sonrasında kendimi burada, bu güzel meydanda güneşlenirken buldum.
***
Gardiyanlar demir parmaklıklı külüstür kapıyı üstünüze kapadıklarında kendinizi sokağa atılmışçasına tuhaf hissediyorsunuz. Şapşalca etrafa bakınmanın çeşitli tonları arasında sıkışmak insana acı bile veriyor. Kucaktan indirilmiş bir çocuğun şapşallığıyla terk edilmiş bir köpeğin şapşallığı arasında bir yerde bir seçim yapmak sizin açınızdan en iyisi olacaktır. Fakat yine de o anda aklınızı kurcalayan tek bir şey olacaktır: Gün boyu başımızı okşayan bu gardiyanlara acaba şimdi ne olmuş olabilir ki diyeceksiniz! Faili meçhul birini karanlık bir sokağa bırakıp da kaçar gibi bizden uzaklaşmalarının asıl nedeni nedir acaba diye meraklanacaksınız. Halbuki hayal kırıklığının geniş topraklarındaki sisler yavaş yavaş ortadan kalktıkça kendinizi suya eğilmiş bir nergis gibi terkedilmenin o gümüş çerçeveli aynasında yapayalnız bulacaksınız.
Dedim ya çok tuhaf bir yerdir burası. Buradakiler sizin de onları sevmenize asla ihtiyaç duymayan kişilerdir. Sevmek yetisi yalnızca onlara bahşedilmiş ve de yasal olarak salahiyet şeklinde verilmiş gibidir. Bu nedenle sizi sizden çok düşünmek zorundadırlar. Biliyorum kulağa tuhaf geliyor ama gerçekler böyle. Doğuştan gelen kişilik özelliklerinizi, huylarınızı tek tek inceliyorlar. Sizi planyadan geçirir gibi yontuyorlar. Aslında bütün hesaplar ‘doğuştan günahkâr olan insan’ anlayışının değişik bir versiyonu şeklinde yeniden yapılandırılmış gibidir burada. Bu yeni versiyona göre tüm insanlar doğuştan günahkâr değil de doğuştan potansiyel suçludur artık. Bu nedenle beni de modern dünyanın ihtiyaç duyduğu tarzda birine dönüştürmek istediklerini çok iyi biliyorum. Fakat nihayetinde onların istedikleri şeyleri yapmak da bir türlü içimden gelmiyor. Çünkü ben benim! Onlara bunu yeterince güçlü bir şekilde söyleyemesem de ben benim! Modern dünya benim de isteklerimi dikkate almak ve düşüncelerimi kabul etmek zo-run-da-dır! Nokta! Bana beni yontmaya çalıştıklarını bizzat kişisel destek ekibindeki görevliler söylemişti. Her insan sistem tarafından er ya da geç mutlaka yontulur ya da ıskartaya çıkarılır diyerek beni uyarmışlardı da.
Umarım buraya yolunuz düşmez. Fakat eğer buradaysanız bu aşamalardan geçeceğinizden emin olabilirsiniz. Günlük deneylerde rol alacağınızı şimdiden anlamalısınız. Dikkat edin rol diyorum. Çünkü onlar kobay ya da denek gibi kavramları reddediyorlar. Bunun yerine ‘rol almak’ diyorlar. Deneyler için iki ya da üç zebella geliyor ve sizi muhteşem süitinizden alıp size ihtiyaç duydukları o gözlem kompleksine doğru götürüyorlar. Giderken çırpınmanızı hiç tavsiye etmem. Ben elimde olmadan çırpınmıştım fakat hiçbir faydasını göremedim. Çünkü çırpındığınız için birkaç gün yoğun sevgiye maruz bırakılıyorsunuz. Bu nedenle deneylerden kaçma şansınız yok.
Bütün deneyler gönüllü ve yorucu geçiyor. İnfaz sürenizle orantılı olarak size bazı ilaç ve serumlar verilecektir. Sizden belli davranışlarda bulunmanızı ve bazı hareketleri yapmanızı isteyeceklerdir. Ayrıca prosedür gereği size birtakım açıklamalarda bulunulacaktır. Özellikle sabun teknolojisi için herhangi bir araştırma yapmadıklarına dair ısrarlı açıklamaları kafanızı karıştırabilir. Bu açıklamalara inanıp inanmamak size kalmıştır. Ben inanmayı tercih etmiştim. Çünkü yaşadığım bunca şeye rağmen nedense hala sisteme inanan bir bönlüğüm vardı benim.
Bu kadar ilacı kötü bir niyetle yapmazlar herhalde diye düşünüyordum. Uygulanan bu ilaçların çoğu plasebodur, bir farmakolojik özelliği yoktur diyordum. Yani en azından içimdeki bön böyle düşünüyordu. Belki inanmayacaksınız ama kısır olmadıktan sonrası benim için hiç mi hiç önemli değildi. Belki de biz erkekler böyleyiz işte. Eğer henüz hadım edilmemişsek sevginin en ağır dozuna bile katlanabiliyorduk. Kanımca burada tepkilerimizin sınırlarını gelecek nesiller için çok detaylı bir biçimde haritalandırmaya çalışıyorlardı. Anayasayı bile istediği zaman paçavra olarak gören ve gösteren bir güçten bahsediyorduk nihayetinde.
Deneylerden sonra sizi tıpkı filmlerde gördüğünüz gibi sürükleyerek buraya getirip atacaklar. Bazen günlerce uğramayacaklar yanınıza. Yemeğinizi ve çöpünüzü birbirine karıştıracaksınız. Duvarların eriyikler gibi şu köşedeki giderden akıp gittiğini seyredeceksiniz. Duvarlar akıp gidecek gitmesine de üstünüzdeki tavan uçan bir halı gibi başınızda dalgalanmaya devam edecek. Öz benliğinizin direnç skalasının ölçümlendiğini anlamayacaksınız bile. Size acımak yerine tiksintiyle bakacaklar. Günlerce insan gözü görmemiş birinin, gördüğü ilk göz tarafından bu derece aşağılanması içinizde bir yerde dönüp duran kırık bir camın sivri ucu gibi bütün umudunuzu kanatacak. Yine de karşınızdaki kişide kendiniz için olmasa bile insanlık için bir merhamet kırıntısı aramaktan vaz geçemeyeceksiniz. Basit bir altın yüzük yapabilmek için 50 tonluk bir kütleyi işlemek zorunda olan bir madenci gibi bütün doğanızı alt üst edip kullanılmaz hale getirecekler. Halbuki merhametin cevheri zorbanın kazmasına denk gelemeyecek kadar nadidedir. Kulağınızda demir sürgülerin gıcırtısı, dönen kilitlerin şakırtısıyla orada kendinizi her şeyi unutmaya bırakacaksınız. Sizi oraya çöplüğe atılmış eski bir eşya gibi bırakıp gidenlerin uzaklaşan ritmik ayak sesleri kulaklarınızda yavaş yavaş sönümlenecektir.
Bir süre sonra yan dönmüş bir salyangoz gibi karnınızdaki sancıların bittiğini fark edeceksiniz. Sonra o güzel gözlerinizi açacaksınız. Bir tarafı beş metre diğer tarafı da altı metre olan harika bir meydanda bir başınıza bulacaksınız kendinizi.
Harika bir meydan diyorum; çünkü bu donuk ve gri duvarların bir bilgisayar oyunundaki gibi dokunmatik özellikler göstererek buharlaşıp kaybolmasına şaşıracağınızı biliyorum. Hatta belki de göğsünüzde şimdiye kadar hiç duymadığınız bir ferahlık duyacaksınız bu nedenle.
Zihniniz bu yüksek güvenlikli çatıyı sanki bir karton parçası gibi uçurup azgın bir hortumun ağzına verecek. Kendinizi tıpkı Alice gibi harikalar diyarında bir maceranın içinde bulacaksınız. Fakat ne yazık ki asla kulağınızdan çıkmayacak olan o kilit, düdük ve demir sürgü sesleriyle de hala burada bir yerde tıpkı bir köpek gibi bağlı olduğunuzu da hatırlamaktan geri durmayacaksınız. Her şeye rağmen onların sizi hapsettiği yerde değil de kendinize açıverdiğiniz bu güzel meydandasınız diyebilirim. Bunu sakın unutmayın. Eğer unutursanız gerçekten hapse düşersiniz, benden söylemesi!
Bakın, şurada bir söğüt ağacı var. Görüyor musunuz? Kapıdan sola doğru tam beş adım uzakta. Nazım’ın şiirindeki salkım söğüttür bu. Gölgesinde çay içmeye bayılıyorum onun. Meydanın bu köşesinde şiirler ve öyküler üzerine düşünüyorum sadece.
Söğüt ağacını geçin, içeri, meydanın merkezine doğru dönün şimdi. Görüyor musunuz parke döşeli bir yol var orada. Hah işte o yol! Kimse bilmez o yolu, gardiyanlar bile bilmezler. Anıta gider o yol, Sisyphos anıtına. İşte bu anıtın önünde saatlerce dururum ben. Gardiyanlar niye burada odanın ortasında durduğuma bir türlü anlam veremezler. Oysa anıttaki adamı taklit ettiğimi ve de bu sırada tek başına kalmış bir yogi gibi önemli bir konuya konsantre olduğumu görememeleri beni çok eğlendirir. Zavallılar diyorum, beni anlayamıyorlar bir türlü.
Sizi temin ederim ki burada bu hapishanede en güzel yer işte burasıdır, bu meydandır. Çünkü dükkanlar da buradadır, insanlar da buradadır. Bakın, kafanızı uzatın; deniz iki adım uzaklıktadır. Bulutları yarıp geçen, birbirinin izlerini iki köşegen gibi ortadan bölen şu uçakları görüyor musunuz? Başka yerde göremezsiniz o uçakları ve o izleri.
Şiiişştt! Sessiz olun, bakın, bakın! Simitçilerin boyacıların seslerini duyuyor musunuz? Dedim size burası en güzel yerdir diye. Bir de gece olunca görün siz burayı. Şu köşedeki lambalar yandığında görün. Bakın pervaneler gözünüzün önünde ateşe dalan fikirler gibi nasıl da uçuşuyorlar cesurca. Şimdi siz sormuş olsaydınız o kelebeklere, eminim ki hepsi birden aynı şeyi söyleyeceklerdir size. Çünkü ben öğrettim hepsine de “Zorbalar Kalmaz, Gider!” diye.