YAŞAR KEMAL’İN AĞRIDAĞI EFSANESİ’NDE İMKANSIZ AŞK
Yaşar Kemal’in, “Ağrıdağı Efsanesi” adlı romanında yer alan bir sahne beni çok etkilemiştir. O sahneyi buraya da taşıyacağım ama önce şunu söylemeliyim. Eğer okumadıysanız Ağrıdağı Efsanesi’ni mutlaka okumalısınız. Eminim ki bu leziz okumanın tadı dimağınızda kalacaktır.
Edebi değeri yüksek olan eserler toplumun gönlünde muhafazaya alınırlar ama bu muhafazaya alınma meselesi durup dururken gerçekleşen bir şey değildir.
Biliyoruz ki fikir ve duygu yükü yani kısaca edebi değeri yüksek olan sanat eserleri doğurgan olurlar; içlerinden başka sanat eserleri de çıkar. Çok farklı disiplinlerdeki sanatçılara esin kaynağı olurlar. Dolayısıyla bir edebi eserin düşünsel/duygusal topografyasını diğer sanat dallarındaki temsilleriyle de netleştirebiliriz. O halde bir edebi eserin, sözünü zamana bu şekilde yaydığını, kendini yeniden böyle ürettiğini ve halkın gönlünde bu biçimde muhafazaya alındığını iddia edebiliriz.
Ağrıdağı Efsanesi romanı da bu açıdan dikkate alınmaya değer bir roman olarak sözünü söylemeye devam etmektedir. Bir bakıma bu tür yazılar da onun kendini yeniden üretmesine yardımcı olmaktadır.
1975’te Memduh Ün’ün yönetmenliğinde beyaz perdede, 1988-1989 sezonu Ali Taygun yönetmenliğinde İBB şehir tiyatroları sahnesinde ve Çetin Işıközlü’nün kompozitörlüğünde Prof. Cüneyt Gökçer’in genel sanat yönetmenliği ve oyunculuğuyla operada üç perde olarak sahnelenmiştir.[1]
Moğollardan Cahit Berkay’ın bestelediği Ağrıdağı Efsanesi adlı film müziği ise filmden ve romandan bağımsızlaşarak adeta kendi başına bir efsane haline gelmiştir. Böylece edebiyat müzik yoluyla da sözünü başka bir formda söylemeyi başarmıştır.[2]
Kitabın bendeki nüshasını incelediğimde, Toros Yayınlarının, 1987 yılı sekizinci baskısına ait olduğunu görüyorum. Kapak görselini Abidin Dino çizmiş. Dino’nun tasarımı son derece estetik görünüyor. Abidin Dino, romanda sıkça tekrarlanan bir enstantaneyi resmetmeyi uygun görmüş. Kitabın iç kısımlarında yine aynı ressama ait daha başka çizimler de görüyoruz.
O halde romana biraz daha yakından bakmamız uygun düşecektir.
Ağrıdağı Efsanesi, roman tekniği bakımından üst düzey bir roman değildir. Hatta katmansız ve ayrıca tematik açıdan da zengin sayılamayacak bir romandır. Karakterler ve olay örgüsü yüzeysel bir biçimde tasvir edilmiştir. Bu cümleler belki bir olumsuzluk nişanesi gibi algılanabilir; oysa hayır asla öyle bakmamak gerekir. Bu roman yalın bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Hatta bunca yalınlığına rağmen güzelliğinden de hiçbir şey kaybetmemiş olarak. Bu nokta önemli. Çünkü yalınlık burada bir zayıflık işareti değildir.
Bu romandaki güzelliği biraz somutlaştırmak adına, romandaki bir tasvirle düşüncelerimi daha iyi anlatabilirim belki. Çünkü Yaşar Kemal’in bu güzel eseri, dikkatli bir okuyucu için tıpkı romanda tasvir edilen Küp gölü gibi som mavi ve pırıl pırıl bir sudur bence. Kanadının birini, bu berrak göle daldırıp gözden kaybolan o küçük beyaz kuş da okuyucunun ta kendisidir. Roman bittiğinde sudaki titreşimler karanlığa batan göğün altında gücünü yitirir ve gözden kaybolurlar.
Romanda kullanılan dil ve üslup kanımca hem Yaşar Kemal’in başarısı olarak zuhur etmiştir hem de ‘Bu eser, neden güzeldir?’ sorusunu açıklayan bir özelliğe dönüşmüştür.
Aşağıda yer alan alıntılar kitabı okurken altını çizdiğim cümlelerden oluşuyor. Somut örnekler üzerinden ilerleyelim.
- “At boynunu sese iyice uzattı. Sofi de… Bu destanı çalmayalı, dinlemeyeli çok oluyordu. Bir koca dağ nasıl da bir kaval sesinde korkunç bir öfkeye geliyordu. Sofi böyle tuhaf, şaşkın şeyler düşünürken, şu insanoğluna akıl ermez diyordu. Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarıyorlar, diyordu.” (s.12)
- “Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. Ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş soluklanan… Bir ulu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı.” (s.12)
- “Zindanın kuyusundaki kızın üstüne dengbejler, türküler çıkardılar, çobanlar, bilurvanlar sesler yaptılar. Bütün Ağrı yasa battı.” (s.86)
- “Dağın sırtına, karlı yüreğine diz çöktüm…” (s.102)
- “Sevda kuşu bir ateş oldu. Yalımdan bir yuva yaptı, yalımdan bir kavak ağacında.” (s.102)
Söyleyişteki rahatlık ve sözdiziminin yarattığı musiki dikkatinizi çekmiştir umarım. Çünkü bu söyleyiş rahatlığı efsane anlatma tekniğine yaslanan ama aynı zamanda da romanını (bana göre uzun öyküsünü) sadelikle, yalınlıkla kuran usta bir yazarı işaret etmektedir.
Sentaks açısından yapılan tercihler romandaki şiirsel dili inşa etmek üzere düşünülmüş gibi görünüyor. Örneğin 2 numaralı alıntıda verilen cümleler nesir cümleleri değildir. Dolayısıyla bir düşünce aktarmaktan ziyade bir duyguyu berkitmek ve bu olağanüstülüğü (yani anlatılanlardaki olağanüstülüğü) okuyucuya kabullendirmek üzere seçilmiştir. Yazar “Ve” bağlacını cümlelerin başına koyarak ve ayrıca metaforlar kullanarak, anlatmak istediklerini daha da güçlendirmiştir. Yalnızca 2 numaralı alıntıda değil daha sonraki alıntılarda da benzer özellikleri görüyoruz.
Mesela bütün Ağrı’nın ‘yasa boğulması’ değil de ‘yasa batması’ ifade gücü bakımından anlamı sıradanlıktan kurtarıyor. Yasa boğulmak sıkça kullanılan bir ifade iken bu küçük söyleyiş farklılığı ile anlam hem güçlendirilmiş oluyor hem de sıradanlıktan şiirselliğe yükselen bir ses düzenine varılıyor. Diğer yandan bütün bunlar birleşince okuyucunun zihinsel tuvalinde çağrışımlara açık, eskiz düzeyinde basit çizimler ortaya çıkarıyor. Tasvirlerdeki yetersiz detay ögesi imgelemdeki çizimleri basit çizimlermiş gibi gösteriyor. Halbuki bu tasvir tarzı okuyucuya çizimlerdeki eksikleri bulmak ve tamamlamak fırsatını herhangi bir romandakinden daha fazla verdiği için okur üzerinde daha etkili oluyor.
Çok eskiden -muhtemelen çocukluğumda- bir Fatma Girik filmi olması hasebiyle izlediğim Ağrıdağı Efsanesi filmini bu kez de roman üzerine bir yazı yazacak olmanın sorumluluğuyla izliyorum. Romanla ilgili görüşlerimin sağlamasını yapmak niyetiyle izlediğim filmde bir miktar hayal kırıklığına uğradığımı da belirtmem gerekiyor. Üstelik film 1976 yılı Antalya Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Görüntü Yönetmeni dalında ödüle layık görülmüş.
Zihnimde canlandırdığım kudretli Osmanlı Paşası Mahmut Han’ın yerini, kallavisindeki pembe tüylü tuğu ile Hayati Hamzaoğlu alınca bir miktar şaşırdım elbette. Romanda bilgeliğin timsali olarak tasvir edilen Sofi’nin ve Kervan Şeyhi’nin düştüm düşecek gibi titreyen sakallarındaki yapıntılık ister istemez göze batıyordu. Ağrılı köylüleri canlandıran figüranların kostümlerindeki tutarsızlıklar bir yana, romana sadık kalmak adına, köylülerin beceriksizce ve hatta anlamsızca zombi gibi dolaştırılmaları hayli ilginçti. Filme neredeyse bir bilim kurgu havası katılmıştı.
Beyazıt Paşası Mahmut Han’ın zayıf karakterli, çelimsiz oğlu Yusuf’u ise bilin bakalım kim canlandırmıştı? Her zamanki sinsi gülüşüyle ‘Tecavüzcü Coşkun’ tabii! Filmi murdar eden bu rol seçiminde anlaşılan hiç kimse uyarmamış olacak ki Coşkun burada da en iyi bildiği tarzı oynamıştı. Coşkun’un ne yapsın! Kötü adam olmanın ekmeğini yemek kolay mıydı? Romanda 22 yaşında olduğu söylenen Gülbahar’ı o dönem 32 yaşında olan Fatma Girik, Ahmet’i ise 29-30 yaşlarında olan Hakan Balamir canlandırmıştır.
Yaşar Kemal’in filme dair görüşlerini bilmiyorum. Bu konu hakkında bir araştırma yapmadım. Eserinin başka bir sanatsal planda daha yer almış olmasını, üstelik ödül almasını önemsemiştir diye varsayıyorum.
Denilebilir ki her iki sanatı da kendi imkân ve ölçütleri içerisinde ve de icra edildiği dönemin şartlarında incelemek gerekir. Evet, elbette! Fakat filmi izledikten sonra kitabın tadının bir miktar değişeceğini belirtmemiz gerekiyor. Henüz okumamış olanlara naçizane tavsiyem, önce kitabın okunması yönünde olacaktır.
Ağrıdağı Efsanesi’nde imkânsız bir aşkın izi sürülüyor. Eskiz düzeyindeki tasvirler okurun zihnindeki sinematografik yapıyı mükemmel bir biçimde harekete geçiriyor.
Romanda, acımasızlığıyla ün salmış olan Mahmut Han, Osmanlı adına bölgede hüküm sürmektedir. Mahmut Han demek devlet demektir. Yani Ağrıdağı gibi gazap dolu biridir kendisi. Anlatılan imkânsız aşkın, niye imkânsız olduğunun da bir açıklamasıdır Mahmut Han.
Mahmut Han’ın bir karısı Kürt’tür, bir karısı Ermeni, bir karısı Kafkasyalı ve biri de Urmiye gölü kıyılarındandır. Bu kadınlardan sekiz oğlu üç de kızı vardır.
Gülbahar hariç tüm çocukların, sarayın gelenek ve göreneklerine bağlılık içinde yetiştiklerini görüyoruz. Gülbahar ise kardeşlerine göre daha özgür ve vicdanlı bir kız olarak büyüyor. Halkın arasına rahatça girip çıkabiliyor. Köylüler gibi giyinip kuşanıyor, düğün dernek ne varsa icabet etmekten geri durmuyor. Güzelliği ve alçak gönüllülüğüyle de göz dolduruyor.
Romanda hiçbir karakter derinlemesine ele alınmamış, sosyal koşulları ayrıntılı verilmemiştir. Mesela romandaki Ahmet kaç yaşındadır bunu bile bilmiyoruz. Bu yazım tekniği romandaki şiirselliği ve efsaneyi besleyen bir unsura dönüşüyor.
Gelgelelim bunca sözü niye ettik? Yaşar Kemal bu romanda imkânsız bir aşkın sebep olduğu o büyük adaletsizliğin toplumsal düzlemde nasıl çözüldüğünü anlatıyor bizlere. Ve ayrıca Tanrı yadigarını umursamayan, zorbalık yapan bir Han’a, tebaasının nasıl ders verdiğini de gösteriyor. Romanın başında ortaya konan problemin, roman tekniğine uygun bir biçimde, en son kısımda, ustaca nasıl çözülmüş olduğunu da görebiliyoruz.
Mahmut Han’ın yalnızca soylu kıratı kaçmamıştır çoban Ahmet’e, en akıllı ve en gözü pek çocuğu olan Gülbahar da gitmiştir elden. Babasının şerefini hiçe saymıştır Gülbahar.
Kürt beyleri, ağaları, paşaları Mahmut Han’ı ikna edemedikleri gibi Tanrı yadigarı olarak Ahmet’e giden atı da geri alamamışlardır. Oysa atın Ahmet’e gelmesinde Ahmet’in hiçbir suçu yoktur. Bütün Ağrı Dağı ahalisi, bütün Kürt köyleri, hak hukuk nedir bilen bütün Anadolu insanı, Kafkas ve Acem insanı, Tanrı yadigarının ne olduğunu bilmektedir; bir tek Mahmut Han, o da sırf zalimliğinden dolayı bilmezden gelmektedir.
Sofi’yi ve Ahmet’i zindana attırmasının sebebi elbette yalnızca at değildir. Varlığını, kudretini dört bir yana duyurmaktır. Adaletsizlik işte tam da burada başlamaktadır. Mahmut Han, herkesin bildiği bir doğruyu görmezden gelerek bütün Ağrı Dağı köylüsünün ve bütün Beyazıt kasabasının vicdanını harekete geçirmiştir. Yazarın burada bulduğu çözüm ise kitapta beni en çok etkileyen kısımdır. Aslına bakarsanız yazarın bulduğu çözüm, herkesin çok iyi bildiği bir gerçeği bir kere daha tekrar ediyordu. O gerçek de şuydu: Halk birini korumaya almışsa, buna ne devlet ne ağa ne paşa ne de Mahmut Han karşı koyabilirdi. Halk birini sevmişse, o kişi isterse zindanda olsun, isterse kuyuların içine atılmış olsun, hiç kimse hiçbir güç onu halka rağmen orada tutamazdı. Halk gelir ve zalimin elinden alırdı onu.
Bu tema bir klişe gibi görünse de toplumsal planda olay ve olgular tam olarak böyle işlemektedir. Halkın taleplerini görmezden gelen, otoriterleşen, faşizme meyleden her iktidar ve her diktatör öyle ya da böyle halkın gücüyle yüzleşmek zorunda kalır. (Daha birkaç ay önce sosyal medyaya kısıtlamalar getiren Nepal’deki hükümetin yıkılışında, yolsuzlukla suçlanan maliye bakanının halk tarafından derede nasıl kovalandığını ilgiyle, ibretle izlemiştik.)
Yaşar Kemal toplumcu gerçekçi bir yazar olarak toplumsal refleksin aşamalarını en iyi bilenlerimizden biridir. Bu nedenle sanat yoluyla gerekli hatırlatmaları herkese yapmış oluyor. Zalimliğe meyleden ve adalet duygusunu yitiren iktidarlara, kıssadan hisse mealinde, halkın gücünü somut bir biçimde gösteriyor. Öte yandan kendini yalnız ve yararsız gören okuyuculara da aslında kiminle dayanışma içinde olmaları gerektiğini lirik bir ifade kuvvetiyle hatırlatıyor.
Bu şahane tasvirlerin bir bölümünü buraya da aktarmak istiyorum.
“Taş gibi ağır, duvar gibiydi karanlık… Ağrıdağı yürüyor gibiydi. Ortalık çok ıssızdı. Kıyametten bir an öncesinin ıssızlığı gibi… Ve gece, karanlık yürümeğe başladı. Ağrıdağının kalın derisi gecede ürperdi. Gecenin etekleri öfkeli, kararlı kaynaşmağa başladı. Gökte hiç yıldız yoktu. Önde, atın üstünde Ahmet, yanda Ağrıdağı insanları… Evler, köyler boşaldı. Bastıkça, aşağı doğru kayan taşlarla birlikte, insanlar dağdan, Beyazıt üstüne bir sel gibi aktılar.
Aynı anda Van kıyısı da uyandı, ova köyleri de… Onlar da Beyazıda aktılar. Gökten düşer yerden biter gibi bir kalabalık, geceyle, Ağrıdağıyla birlikte Mahmut Hanın sarayının üstüne yürüdü.
Güneş Ağrının bir kanadının üstüne yapışmış, bir batıp bir çıkarken, Mahmut Han sarayının penceresinden kalabalığı hayal meyal seçer gibi oldu. Atlılar, yayalar, keçi, koyun, geyik, tay postuna sarınmışlar, çok uzun boylu, karayağızlar, altın saçlı, duru mavi gözlüler, güzel bilekli, uzun boyunlu iri gözlüler…
Gün açıldıkça kalabalıklar, kalabalıklar, dağılan bir sisin altından usul usul çıkar gibi, etekleri dalgalanan gecenin içinden çıktılar. Mahmut Han kalabalığı görünce gözlerini yumdu, sonra açtı. Ahmet atın üstündeydi. Mahmut Han birden öfkeye kapıldı, yanına yönüne bakındı, bir emir vermek istedi, ağzı kurudu, sonra düşündü. Şu Beyazıt kasabası taşıyla toprağıyla asker olsa neylerdi ki bu kalabalığa? Bir ucu Beyazıt ovasında, bir ucu Ağrıdağının doruğuna yakın yerlerde…
Kalabalık ağır ağır saraya yürüdü. Karıncalar gibi… Hiç çıt çıkmıyordu hiç kimseden… Bir an koca bir çıtırtı duyuldu. Sarayın kapısı çöktü, kalabalık içeriye aktı. Gene sessiz, ağır, zindana vardılar. İsmail Ağa Gülbahar’ı zindandan çıkarmış, titreyerek kapıda duruyordu. Gülbahar doğan güne karşı gözlerini kirpiştiriyor, kamaşmış gözlerle ne olup bittiğini göremiyor, yalnız zindanın kuyusundan çıkarıldığını biliyordu. Kalabalık gene ağır, sessiz, Gülbaharı arasına aldı, sarayın kapısından çıktılar.
Orada, ötede Ahmedi Haninin mezarının yanına büyük bir ateş yakılmıştı. Dervişler, sofiler bir harman yeri kadar serilmiş közün üstünde yürüyorlar, közün kıyısına dizilmiş, halkalanmış müritler de ateşte yürüyenlere ilahiler söylüyor, zikrediyor, kaval çalıyorlardı. Kalabalık gene sessiz, ateş harmanının yöresini aldı. Ağrıdağının yamacı silme insandı. Çok uzaklardan ateşte yürüyenler gözüküyordu. Ateşte yürüyen dervişlerin terli çıplak bedenleri, parlayan közler arasından bir su gibi fışkırıyordu.” (S.87-89)
“… Ve delikanlılar, kızlar, kadınlar, insan soyunun gördüğü en güzel incelikte gövend tuttular. Bir kadın bir erkek dizilmiş gövendin uzunluğu gelip saraya kadar dayanıyor, yedi davulcu, yedi zurnacı aynı havayı çalarak bu uzun gövendi ancak idare edebiliyorlardı. Kadınlar nakışlı ipek önlüklüydüler. Kofileri gün gibi ışılayıp akıyordu ve gövend gelip Ağrıdağının eteğinde dalgalanan bir deniz gibiydi. Dalga bazı yürüyor, azıyor, bazı küçülüyor, inceliyor, köpürüyordu.” (s.90)
Yukarıdaki alıntılar bu yazının da yazılma sebebidir. Kalabalığın yürüyüşündeki haklılık, kararlılık ve sonrasında Ahmedî Hani’nin türbesi etrafındaki gövend; bütün bunlar bizlere, tüm okurlara birden fazla mesaj veriyor. Sisin içinden çıkar gibi çıkan o kalabalık, gökten düşer yerden biter gibi çoğalıyor, sarayı kuşatıyor ve gerçek adaleti sağlıyor. Ve büyük Kürt şairi Ahmedî Hani’nin türbesi etrafında gövende duruyor.
Sanırım sonuç olarak şunu söylemek yeterlidir. Bir yazar, bir gerçeği olduğu gibi tasvir edebilir ya da tamamen hayal ürünü olan bir kurguyla, olası olanı tartışmaya girişebilir. Bu romanda da halkın sarayı kuşatmış olmasını ve imkânsız görülen olayın çözümünde yine halkın gücüne dikkat çekilmesini manidar buluyorum. Hakikatin sınırlarına ulaşmak, evrensel ilkeleri en güzel biçimde anlatmak zaten büyük yazarlığın da bir ölçütüdür. Romanda da içten içe gösterildiği gibi umutsuz olmaya hiç gerek yoktur. Gerekli olan şey mücadele azmidir.
İster sosyal meseleler olsun ister bireysel meseleler olsun, edebi eserlerin tamamı ele aldıkları konuyu en estetik ve en etik tarzda bir hakikate ulaştırmak gayesiyle işlerler. Çünkü hakikatin şavkı ancak edebi sularda en güzel biçimde parıldamaktadır. En karanlık zihinler bile edebi metinler okudukça hakikatin ışıltısına ne kadar muhtaç olduklarını daha iyi anlarlar.
Son sözü yine Yaşar Kemal’e bırakarak veda edelim. Ağrı Dağına bile bahar geldiğine göre bu toplum da bu karakıştan kurtulacaktır bir gün.
“Her yıl karlar eriyip de bahar gözünü açınca, Ağrıdağında bir ulu tazelik patlayınca, gölün kıyıları, ince kar çizgisinin üstü, keskin, kısa, küt çiçeklerle dolar.” (S.7)
Bu çiçeklerin çoğaldığını görebilmek umuduyla…
[1] https://www.youtube.com/watch?v=ohh9Cy1txm4&t=1680s (film)