Seray Şahiner’in ‘Hepyek’ ismini verdiği öykü kitabına Migros’ta denk geldim ve hemen satın aldım.
Şok Fiyat 59.90₺ ve Birinci Baskı 30.000 Adet… Etiketler böyleydi.
Marketten kitap almak tuhaf hissettirse de sepete attım kitapları. Daha önce Zülfü Livaneli’nin kitaplarını da almışlığım vardı. Bu duygunun yabancısı da değildim.
İçten içe beni rahatsız eden şeyin ne olduğuna kafa yorunca şöyle bir sonuca vardım; kendisi estetik konusu olan ve izleyicisini/okurunu etik ve estetik meselelere kafa yormaya davet eden bir nesnenin bizzat kendisinin etik ve estetik bir sunuştan yoksun olması! Bence sorun buydu. Sanki kavramsal açıdan oksimoron sayılabilecek bir anlam ürüyordu kendiliğinden. Oysa bu o kadar önemli bir mesele miydi yoksa asıl önemli olan kitabın en kolay biçimde okurla buluşması mıydı?
Sonuçta Şahiner’in Hepyek’ini, Elif Şafak’ın da Gökyüzünde Nehirler Var adlı romanını satın aldım. Yanlarına da iki adet bestseller felsefe kitabı ekleyerek attım sepete.
Kitapları makarnanın, sabunun, tuvalet kâğıdının yanına koymadım. Aldığım biraların, kavrulmuş bademin yanına yerleştirip bu alışverişi güya daha makul bir forma soktum.
Şahiner’in nasıl yazdığını çoktandır merak ediyordum.
Baştan söylemek gerekirse benimki de iş yani!
Ödüller almış, kitapları başka dillere çevrilmiş, tiyatrolarda eserleri sahnelenmiş bir yazarımızı bunca geriden gelerek takip etmenin ayıbı! Fakat bu da benim huyum!
Yazmak ve okumak arasında sıkışıyorum. Klasik metinler ve düşünce yazıları her zaman diğer türlere göre önceliği alıyorlar. Günümüz yazarlarından okumayı biraz fazlaca ihmal ediyorum galiba.
Hiç durmadan şu yazarı da okumalıyım şu tiyatroya da gitmeliyim diye kararlar alıyorum; fakat sonra da arkamı döner dönmez o kararları unutuyorum. Hay Allah diyorum! Ben ne yapacaktım.
Hiç değilse aldığım bu kararları uygulayabilmem için o kitaplar durduk yere karşıma çıksalar ya da o tiyatrolar beni oyunlarına davet eder gibi burnumun dibine kadar gelseler…
Şahiner’in Hepyek’i de öyle oldu, Migros’ta karşıma çıktı. Everest Yayınlarından 2019 yılında yayınlanmış olan baskısı.
Çok lezzetli öyküler okudum Şahiner’den.
Derinlemesine analiz yapmak için diğer kitaplarını da incelemiş olmak gerekiyor, bu nedenle yüzeysel de olsa bir değerlendirme yapmam ve güzele neden güzel dediğimi anlatmam gerekiyor.
Öykülerin sikletleri, kalibreleri hemen hemen birbirinin aynı. Yaşanmışlık duygusu hemen hepsinde öne çıkıyor. Dolayısıyla gerçekçi bir atmosferdesiniz. Gözlemler, objeler, davranış kalıpları, yaratılan tipler; bütün hepsi Türkiye’nin sosyolojisine dair ipuçları veriyor.
Yazar anlatmıyor, yaşatıyor. Kahramanlar ile olaylar ters düşmüyor. Sürpriz sayılabilecek bir ilerleyiş yok öykülerde. Şaşırtıcı bir son yok ama yine de öyküyü okumuş olmaktan keyif alıyorsunuz. Hayatta da böyledir; her an için bir sürprize yer yoktur. Olaylar olağan akışında vuku bulur, gelişir ve sönümlenir. Günlük yaşamda büyük dramatik açıklamalara hiç gerek yoktur. Hepyek’te de böyle. Konular bu şekilde ele alınmış.
Daha çok durum öyküleri diyebileceğimiz; olayı bastıran, durumu ise öne çıkaran öykülerden oluşuyor Hepyek. Öykülerdeki anlatıcının sesi öykünün içine girdikçe sizin sesinize dönüşüyor.
“Behiye. Sarı. Kahverengi. Boz. Köyün diğer kadınları. Kah kah kah kah. Çın çın çın çın. Bırss, çö çö çö çö. Hışır hışır hışır hışır, pat pat pat pat. Dar dar dar dar.”
(Ufuk çizgisi, s.21)
Ya da
“Floresan. Zzzz. Floresan. ‘Her şeye hazırlıklı olun’ deyip gitmişti doktor. Zzz. Bir yoğun bakım odasında uyuyan kocasına bir onun kalp grafisi ekranına baktı. Her şeye hazırlıklı olmalıydı. Kocasının ölümüne? Tek başına yaşamaya? Her şeye. Floresan lambanın tiz sesi: zzzz. Her şeye.”
(Sarı Işık, s.33)
Bu tarz seslenmeler hem gözünüz hem kulağınız hem de iç sesiniz oluyor. Sesleri bir tür okuma efekti gibi muhayyilenizdeki sahneye yerleştiriyorsunuz. Tuhaf bir teknik gibi görünse de işlevsel olduğu kesin.
Yazarın iletişim ve sinema alanlarındaki eğitimi onun yazarlığına ciddi manada etki etmiş görünüyor. Tasvirleri canlı, sesli ve kokulu.
“Allahım inşallah rüyadır. Rüyadır. Üstümde bir tek külotum var. Çıplağım. Apartmanda. Zile basıyorum. Evde kimse yok ki, niye zile basıyorum? Rüyamda evin hem dışında hem içinde miyim? Gece sarhoş kafa kapıyı açmakta zorlandıysam demek, rüyama böyle girdi. Akşam pilav ye, rüyanda kadınbudu köfte gör. Çok yaratıcıyım. Allahım çıplağım! Apartmandayım! İnşallah rüyadır.”
(Ağlamadan Anlatmam Lazım, s.121)
Şahiner aşağıdakileri yani yoksulları, emekçileri konu edinen bir yazar olarak felsefi sorunlardan, tarihsel meselelerden, etnik çözümsüzlüklerden uzak durmuş görünüyor bu kitabında. Diğer kitaplarında durum nedir bilmiyorum. Hepyek’teki kahramanlar ise ne umutlu ne de umutsuzlar. Sadece yaşıyorlar.
Bu noktada Şahiner semboller kullanmayı, alt metinler yazmayı ve olası çözümleri tartışmayı tercih etmemiş gibi geldi bana. Bu nedenle öyküler sanki evrensel planda çok büyük dertleri olmayan, hafif öyküler kategorisindeymiş gibi düşünülebilir. Eserin değerine gölge düşürecek anlamda söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Büyük dertler küçük dertlerin bileşkesidir. Eser büyük dertleri olmayan insanların gündelik yaşamı üzerine kurulu olduğu için kitap bittiğinde elinizde düşünsel büyüklüğü olmayan meseleler kalıyormuş gibi görünüyor. Oysa resmedilen toplumsal şekilleniş sorunları didaktik bir şekilde işlemek yerine okurun hayal gücünü harekete geçirecek tarzda tasvir ediliyor. Öte yandan bu durum; yani meselesiz görünüş anlatımın güzelliğini de zedelemiyor. Diğer kitaplarında nasıl yol ve yöntemler izlediğini ise henüz bilmiyorum; bunu bir kez daha belirtmeliyim.
Abasıyanık benim de çok sevdiğim bir öykü yazarıdır; Şahiner, Sait Faik Abasıyanık’a adını da anarak selam çakıyor bir öyküsünde.
Öyküler leziz! Bitirince küçük meselelerin tadı kalıyor dimağınızda.
‘Ufuk Çizgisi’ adlı öyküyü çok beğendim. Özellikle imamın karısı Behiye’nin gözünden bütün köyü izlemeyi, seslere kulak kabartmayı ve drone’la köyü gezer gibi alaboz toprağı izlemeyi bütün renkleriyle keşfetmeyi çok sevdim.
‘Ağlamadan Anlatmam Lazım’ adlı öyküdeki rüya çaresizliğini ve ‘Sebare’ deki müzisyenleri ve tüm portreleri gerçekçi buldum.
‘Personel Yemeği’ isimli öyküde ise yazarın garsonluk geçmişine ait gözlemlerini görüyoruz. Sebare’deki garson ile Personel Yemeği adlı öyküdeki garsonların tipolojik olarak tutarlılık gösterdiğini fark etmekte fayda var. Çünkü bu tutarlılık yazarın yaşamından transfer olduğu için öykülerde çok daha doğal görünen gerçekçi bir atmosferin inşasına yol açmış oluyor.
Tabaktaki artıkların şekline düzenine bakıp müşterilerin sosyal profilini tahmin etme oyunu bir edebi eserin yapıbozum tekniğiyle analiz edilmesi gibiydi, okuru delille düşünmeye davet ediyordu.
Hepyek’te ‘Arkaik’ isimli öykü benim açımdan kitapta ortalamanın altında kalan öyküydü.
Kitaba adını veren ‘Hepyek’ adlı öykü ise klasik anlamda bir olay öyküsü ya da durum öyküsü değildi. Öykü bile olmayabilir bu metin. Biraz deneysel bir metindi sanki. Fragmanların bileşiminden oluşan ve tek bir duyguyu inşa etmek için yazılmış bir metin gibiydi. Hatta kamera arkası görüntülerdeki ahvalimizdi.
Seray Şahiner’in diğer kitaplarını okumam için iyi bir referans oldu Hepyek. Fakat diğer kitaplarına ne zaman denk gelirim bilmiyorum. Artık nerede karşılaşırsak diyelim!