Zor Zamanların İçinden

Galiba iyice alıştırıldık zor zamanlara. Çünkü her gelen günün zorluğu daha bir fiyakalı artık!

Acaba bugün ne olacak diye kaygılanmıyoruz mesela; çünkü borsalar kapanana kadar mutlaka önemli bir atraksiyon oluyor memlekette.

Altını bozdurayım, gerdana dizdireyim, diyorum, anımsıyorum ki ben bir emekliyim; Ninna aslanım ninna!

Hürmüz boğazı, Gazze katliamı, mutlak butlan, talancı maden şirketleri, belediye operasyonları, gazeteci tutuklamaları, kadın cinayetleri; eeehh be!

Güzel bir gün… Güzel bir haber… Yok mu içinde hiçbir zorluk barındırmayan ve hayatımızı alt üst etmeyen tatlı meseleler?

Mesela bir sanat olayı, bilimsel bir başarı öyküsü ya da sınırları zorlayan bir spor etkinliği… Bunları izlemek, bu konular hakkında yazmak çok mu lüks artık? Neden durup dururken suçlu hissettiriyor bu konular insana kendini?

Öyle ya onca mesele varken… Ölüm, zulüm varken…

Umut etmek, güzel duygular beslemek… Evet, tuhaf geliyor kulağa…

Bakıyorum etrafıma; herkes mutsuz… Çalışanlar mutsuz, çalışmayanlar mutsuz… Emekliler, öğrenciler…

Çilekeşliğimiz yanımızdakilerin ümitsizlikleriyle birleşince düşüyoruz kısmetsizlik sularına; koca kütükler gibi sürükleniyoruz fukaralık denizine doğru…

Fersah fersah geçiliyor, beterin de beteri varmış diye şükretmenin sınırları…

İnanıyoruz artık, koyu bir karanlıkta kaybolduğumuza… Bir daha gün yüzü göremeyecekmiş gibi hüzünlüyüz… Günler aylar böyle böyle geçiyor. Tadı kalmıyor dünyanın…

Sahi nasıl bir dünya bu?

Savaşlar, katliamlar… Durmak bilmeyen ölüm haberleri… Katillerine bön bön bakan kitleler… Yoksulluğu kendi suçuymuş, kendi beceriksizliğiymiş gibi içselleştiren yığınlar… Ve dünya yansa teknesinin pruvasında bir milim kımıldamayan o haşmetli oligarklar… Onlara özenen tuhaf çulsuzlar… Bu koca saçmalığın yönetişimini dizayn eden etkileşim delisi yardakçılar… Leke tutmayan siyasetçiler… Savaşa sürükledikleri kurbanlarına can sıkıntısıyla hatta tiksintiyle bakan vadesi gelmiş iktidarlar…

Sahi nasıl bir dünya bu yahu?

Al işte; bir haber daha…

Mutlak butlan!

Hadi bakalım, bir sonraki büyük gündeme kadar oyalan!

Yasalar, onlar, bunlar… Her şey tamam da… Yoksulluk bir cenaze gibi kokuyor güneşin altında.

İşte böyle…   

Yönümüzü nereye dönsek bir yerden bir sorun pörtlüyor. Bu kadar da olmaz ki dedirtiyor. Ama olanlar oluyor. Hatta hiç olmayacak olanlar da oluyor!

Anlatacak çok şey vardı fakat anlattıkça tadı kaçıyor bu yazının da…

Hadi gelin başka şeylerden bahsedelim… Tiyatrodan, sanattan…

25. Uluslararası Mürsel Gülmez Tiyatro Günleri

15 Mayıs 2026 Cuma günü mütevazi bir festival yürüyüşüyle başlayan Mürsel Gülmez Tiyatro Günleri’nden söz edeyim size…

Bulancak Sanat Tiyatrosu öncülüğünde yirmi beşincisi gerçekleştirilen Tiyatro Günleri’nin bütün oyunlarını izledim. Hemen baştan söyleyeyim ki birbirinden güzel oyunlar sahnelendi Bulancak’ta.

Shakespeare’den Slawomir Mrozek’e, klasik ve çağdaş eserlerin bir arada bulunduğu bir repertuvarla seyircinin karşısına çıkıldı. Komedinin, dramın, trajedinin, epik anlatımın ve hatta masalın ve söylencelerin yer aldığı bir repertuvardı bu. Bilinçli bir denge arayışı var mıydı repertuvar seçiminde yoksa tesadüf müydü bilmiyorum. Bazen güldük, bazen hüzünlendik, bazen de ürperdik…

Oyunlarda Brechtçi yabancılaştırma tekniklerini de izledik, izleyiciyi hiç umursamayan, yalnızca sanatına odaklanan uzun tiratlı geleneksel tarzları da.  

Bir tiyatro oyunu bazen; içine gömüldüğümüz ve artık farkına varamaz hale geldiğimiz gerçeklikten öyle bir uzaklaştırır ki bizi; biz yine de aynı gerçekliğin başka bir çağda başka bir mekândaki versiyonunda buluruz kendimizi. Sonra nasıl oluyorsa zihinsel bir kırılmayla bu yazının girişinde de bahsettiğim o karanlık sorunları yeniden keşfederiz… Tıpkı bir sihir gibi…Hayat mı sahneydi, yoksa sahne mi hayattı? Her şey ne de güzel karışıyor birbirine…

Hayatta arayıp da bir türlü bulamadığımız kimi çözümlere sahnede rastlarız. Beşeri (insanı) arayıp bulmanın ve aslında neler olduğunu öğrenmenin en güzel yoludur sahneler… Bazen de tam tersidir; yeni kuşkulara gark oluruz, durup dururken inançlarımız sarsılır…

Etkisi hangi düzeyde olursa olsun sanat hem toplumsal planda hem de insanın zihinsel dünyasında kurucu unsurdur. Nasıl ki siyasetsiz, bilimsiz bir yaşam düşünülemez ise sanatsız bir yaşam da düşünülemez.

Sanat insanı daha bir insan yapar.

Mümkün olan tüm olasılıkları hepimiz adına önümüze koyar. Mümkün dünyaları gösterir. Mümkün çözümleri izletir.

Tiyatro işte tam da bu nedenle çok kıymetlidir. Çünkü doğası gereği arındırıcı, yansıtıcı ve göstericidir.

Taşrada Tiyatro ve Kamusal Sorumluluk

Bulancak Sanat Tiyatrosu 39 yıldır perdelerini açmaya devam ediyor. Uluslararası Tiyatro Günleri etkinlikleri ise bu yıl 25. yılını tamamladı.  

Bulancak Sanat Tiyatrosu’nda herhangi bir görevim yok. Yalnızca izleyiciyim. Fakat selamlaştığım hal-hatır ettiğim arkadaşlarım var. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi oyuncular ekmeklerini tiyatro dışındaki işlerden kazanıyorlar. Kimi işçi, kimi memur, kimi öğrenci, kimi akademisyen, kimi esnaf. Kimi okullu kimi yılların alaylısı ve kimi de artık ustalara karışmış…

Sahnenin sihirli tozuyla onurlanmışlar, alkışlanmışlar; hepsi de çok kıymetliler.

Görebildiğim kadarıyla; gelişigüzel davranışlardan uzak duran ancak dışarıdan bakıldığında da gayet esnek görünen hiyerarşik bir organizasyonları var. Tüm oyuncuların bir işin ucundan tuttuğu ve ustasına daima saygı gösterdiği uyumlu bir ekip görüntüsü… Onların kendi iç sorunlarına vakıf değilim fakat daha iyi bir salonda sahneye çıkmak isteyeceklerini, daha konforlu kulislerinin olmasını temenni edeceklerini, turnelere daha iyi şartlarda gitmek isteyeceklerini tahmin etmek hiç de zor değildir.

Bir seyirci olarak söylemem gerekirse bizler de daha iyi şartlarda daha iyi salonlarda oyunlar izlemeyi hak ediyoruz. Sahnesi daha işlevsel, koltuk sayısı daha fazla ve standartları daha yüksek, modern teknik altyapısı bulunan, kantini, tuvaletleri, otoparkı olan daha iyi bir salon…

Engellilerin ve yaşlıların ayrımcılığa uğramadığı bir tiyatro mekânı… Çok mu zor?

Zor diyenlere sorum şu; kamu kaynakları başka ne işe yarar ki? Bu işlere ayrılmayacaksa neye ayrılacak vergilerimiz?

Belediye ya da kaymakamlık; artık Bulancak Sanat Tiyatrosu’nun rüştünden şüphe etmemelidir! Yirmi beşinci kez düzenlenen bu festival bu şehrin kültürel kimliğinde artık çok önemli bir yer edinmiştir.

Tiyatrodaki genç oyunculardan bazıları ebeveynleri ile sahne alıyorlar. Hatta onlardan bazıları belki de sahnede doğdular, bilmiyorum… Mesela baba ve kızı; aynı oyundalar ve harika oynuyorlar. Böylesine büyük bir tutkunun oyunlara olumlu yansıdığını ve onlar kadar şehre de kültürel bir kimlik kattığını anlamamız gerekiyor.

Bu konulardan sorumlu mülki amirlerin yaratıcı çözümler üretmelerini bekliyoruz ve ben bu yazıyı yazarak en azından bir yurttaş olarak beklentimizi açıkça beyan etmiş oluyorum. Bulancak halkının bu konuda daha talepkâr olması gerekiyor. Daha önce de yazmıştım bu konuyu; modern bir tiyatro salonu her kent için elzemdir. Tarihi mekanlara ören yerlerine gidin bakın, mutlaka görkemli bir sahne göreceksiniz oralarda.

Mevcut salon hem oyuncular açısından hem de izleyiciler açısından standartlara uygun görünmüyor, riskli duruyor. Engelliler ve yaşlılar için hiç uygun değil. Oyun sırasında yaşanması muhtemel kazalar, aksilikler tazmin edilmesi imkânsız ağır sonuçlara yol açabilir. Böyle bir durum pek çok yetkilinin de başını yakacaktır. Her sezon belirsizliklere yelken açan bir tiyatro değil de ne yapacağı belli olan ve kaygısızca eserlerine odaklanmış ve kurumsal yapıya kavuşturulmuş bir tiyatro en büyük temennimizdir.

Festivalde yer alan oyunlar hakkında birkaç söz söyleyerek bitirelim.

OYUNLAR ÜZERİNE NOTLAR:

Tuvalet Fırçası

Feminist eleştirinin edebiyata yön verip de diğer sanat dallarında etkili olmaması düşünülemezdi. Nitekim festivalin perdesi Dilek Aktaş Tursun’un yazdığı ve Mustafa Çolakoğlu’nun yönettiği Tuvalet Fırçası adlı oyunla Bulancak Sanat Tiyatrosu tarafından açıldı. Bu oyunu festivalden birkaç gün önce izlediğim için festivaldeki performanslarını bilemiyorum. Fakat benim izlediğim performanstan yola çıkarak oyun hakkındaki görüşlerimi dile getirebilirim.

Tuvalet Fırçası adlı oyunun benim açımdan en ilginç tarafı seyirciye verilmek istenen mesajıydı. Mesaj feminist veganizme ait görünüyordu. Kadının evde, işte, okulda, sosyal yaşamda nasıl da kolayca sömürüldüğü, kandırıldığı anlatılıyordu. Oyun cinsel kimlikler, sosyal ve sınıfsal kimlikler üzerinden belki de devletin temsili olan aynı erkek tarafından (İsmet tarafından) patriarkal bir sistemin; anlamsızlaşan toplumsal normlara, içi boş statülere dayanılarak nasıl da kolayca inşa edilebildiğini, sömürünün nasıl da geniş bir kadın kitlesine yayılabildiğini gösteriyordu.

Alegorik olarak patriarkal sistemin görünmez kahramanıydı İsmet. Oyundaki kadınların da baş belasıydı. Foyası ise oyun sonunda baş gösteren naif bir feminist isyanla açığa çıktı. Seyirciler İsmet’i sahnede hiç göremediler ama zaten görmeleri de gerekmiyordu. Çünkü kendi yaşamlarında yer alan İsmetlerden hiçbir farkı yoktu sözü edilen bu İsmet’in de … Bu nedenle herkes gayet iyi tanıyordu onu.

Kadınlar için İsmet onların babalarıydı, abileriydi, eşleri, patronları, yasak aşklarıydı, “Ya benimsin ya da kara toprağın!” diyen katilleriydi.

Öte yandan erkek seyirciler için de çok tanıdıktı İsmet. Şu öndeki kel kafalı belki de bir İsmet’ti… Kim bilir şu bıyıklı olan da olabilirdi İsmet… Belki de şu kirli sakallı, entel ve yakışıklı olandı… Bu oyunda kendisinden bahsedildiğini duymuş olabilirdi; belki de onun için buradaydı… Hakkında konuşulanları dinlemeye gelmişti… Kadınlara verdiği hasarı ölçüp biçmeye… Onların travmalarını bir de sahnede yönetmenin gözünden görebilmek için…

Fakat yüzde yüz eminim ki seyirciler arasında mutlaka en az bir İsmet vardı! Çünkü İsmet gerektiğinde böyle yazılar bile yazabilecek biriydi.

Oyunculuklarda cuk oturan performanslar da mevcuttu, sahnenin toplam enerjisinin gerisine düşenler de. Festivalde yer alan diğer oyunlarla karşılaştırıldığında Tuvalet Fırçası mesajı güçlü, dramaturjisi orta, oyunculukları iyi ve orta arasında bir yerdeydi.

Dramaturjisindeki noksanlar, görsel efektlerin işlevi gibi teknik konulara girmeyi bu yazı açısından gereksiz buluyorum. Odaklanmamız gereken yer bellidir; İsmetler! Çünkü bu çürümüş patriarkal sistem İsmetler üzerinden inşa edilmektedir. Buna karşılık yönetmen de çok doğru bir kararla her haltı yiyen İsmeti görünmez kılmıştır. İsmet’i seyircinin zihinsel yapbozuna yerleştirerek onu her kılığa sokma imkânını izleyiciye bırakmıştır. İsmet’in oyundaki görünmezliği feminist eleştiri açısından da isabetli olmuştur; onun görünmeyi hak edecek bir mahluk olmayışıyla da ilgilidir bu durum. Ayrıca sistemin İsmetleri koruyup kollamasına da ustaca bir göndermedir bu görünmezlik.

Alengirli Bir Macbeth Trajedisi

Festivalde ikinci akşamın perdesini Samsun’dan katılan Karma Sahne açtı. Shakespeare’in Macbeth Trajedisi sahnelendi. Hakan Alkan’ın uyarlayıp yönettiği oyunda beş oyuncu rol aldı.

Oyunculuklar, efektler, koreografi her şey gayet güzeldi. Seyirciyi diri tutan bir atmosfer vardı. Bulancak’ta Shakespeare’in bir oyununu izleyebilmek; üstelik başarılı bir temsile denk gelmek benim açımdan çok kıymetli bir anıya dönüştü. Macbeth’in Kültür Bakanlığı desteğiyle oynandığını oyunun prestiji açısından anımsatmamız gerekiyor.

Macbeth’in mesajının güncelliği onu her dönemin eseri yapmaktadır. Bu yüzden de bu eser sahnelerin klasiği ve vazgeçilmezidir. Kral I. James’e ithafen yazıldığı söylenen bu eser dört yüz yılı aşan bir süredir sahnelenmektedir. Yani seyircinin gönlündeki yeri hala çok ayrıcalıklıdır.

Karma Sahne oyuncuları insanın güç istencini, iyi ile kötünün mücadelesini, politik manipülasyonu fevkalade işlediler. Leydi Macbeth’in ihtirasını, Kral Macbeth’in manipülasyona açık ruhsal yapısını, her ikisinin koltuk sevdasını ve en sonunda masumiyetin trajik bir biçimde katlinin ne anlama geldiğini izledik. Ders çıkarması gereken muhterislerin aslında hiçbir zaman ders çıkarmayı beceremediklerini de anlamış olduk bir yandan. Anlasalardı bu trajedi gerçekleşmezdi. Bu oyun da bunca yıl sahnelenmezdi. Demek ki güç ihtirasını işleyen bu oyun hala güncel görünüyor…

Güncel denince politik arenadaki liderlerin hırslarını düşündüm bir an… Ne çok muhteris var politik dünyamızda. Koltuğun genişliğine göre ihtirasların rengi de koyulaşıyor…

Bu muhterisler vakit ayırıp da Macbeth Trajedisini izleyebilselerdi keşke… En azından etraflarındaki cadıları da daha iyi tanımış olurlardı.

Her yönüyle festivalin başarılı oyunlarından biriydi Macbeth…

Mutfak ve Diğer Şeyler

Festivale Ordu’dan katılan Özüm Sahne’nin ‘Mutfak ve Diğer Şeyler’ adlı oyunu üçüncü akşamın perdesini açtı. Dilek Aktaş Tursun’un yazıp yönettiği oyunda küçük insanın büyük sorununa odaklanıldığını gördük.

Etkili bir girişle başlayan oyun göz boyayan sahne numaralarından uzak, hayli sade bir anlatımla ilerledi. Savaş da yoksulluk da aslında mutfakta yaşanıyordu. Belki de mutfaklarda işlerin kötüleşmesi bütün diğer kötülükleri de doğuruyordu. Sahnedeki kadın bu dramatik ortamın bir kurbanıydı aslında. Mutfakta yaşayan böcekler alegorisinde olduğu gibi kim insandı kim böcekti birbirine karışmış gibiydi. Herkes bir hiçliğin içinde eşitlenmişti. Böcek ya da insan olmanın bir önemi yoktu. Aynı ontolojik gerekçe insanı ve böceği var ederken hiçleştiriyordu da.

Dilek Aktaş Tursun’un yazdığı veya yönettiği dört farklı oyun izledim. (Merhaba, Çıkmaz Sokak Çocukları, Tuvalet Fırçası, Mutfak ve Diğer Şeyler) Bütün oyunlarında Tursun’un bir kapitalizm eleştirisi ve bir çıkışsızlık göze çarpıyor. Bu yönüyle eleştirel gerçekçi bir zeminde duruyor Tursun’un oyunları.

Tursun aynı zamanda kadın sorununa duyarlı bir oyun yazarı/yönetmeni kimliğiyle de dikkat çekiyor. Bireysel çöküntü, çıkışsızlık, kapitalist sistem eleştirisi, kadın duyarlılığı, feminist veganizm temaları onun repertuvarının köşe taşları olmuş…

Özgürlük, mücadele, umutlu bir yaşam Tursun’un oyunlarında ancak tersinerek elde edebileceğimiz fikirlermiş gibi görünüyor. Oyunlarının duygusal atmosferi, Ordu’nun havası gibi çoğunlukla kapalı, güneşi az, yağmuru bol fakat yine de güzel.

Burada bahsedilen oyunu izlerken Bir Delinin Hatıra Defteri’ni düşündüm nedense. Herhangi bir bağ kurmak gibi özel bir çabam da yoktu oysa. Neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum. Bitmek bilmez bir monoloğu sürdüren kadın kahramanımızın oyunculuğuna diyecek yoktu. Yan rollerdeki oyuncuların devreye girmesiyle, efektlerle, ışıklarla seyircinin nefes alması planlanmıştı. Ancak karşıtı olmayan tezlerin, karakterlerin, durum ve olayların gereğinden fazla sürmesi her zaman için tehlikelidir. Seyircide anestezi etkisine yol açabilir. Oysa izleyicinin dikkatini elden kaçırmamak elzemdir. Bu yönüyle oyunda işlenen konunun ağırlığından olsa gerek festivaldeki en karamsar oyundu Mutfak ve Diğer Şeyler.

Oyunun isminde yer alan ‘Diğer Şeyler’ özgürlüğün çıkış yolunu gösteriyordu seyirciye. Özüm Sahne bu oyundaki oyunculuklar konusunda da ilgiyi ve övgüyü hak ederek alkışları seyirciden ustaca tahsil etti.

Mikenden Kız Kaçırma ya da Troya Faciası

Dördüncü akşam Giresun Belediye Tiyatrosu (GBŞT) Bulancak’ta perdeyi açan ekip oldu. Bu oyunu aylar önce GBŞT’nin sahnesinde izlemiş ve oyun hakkındaki görüşlerimi web sitemde yazmıştım. Bu değerlendirmeyi merak edenler için alt satıra yazının bağlantı adresini bırakıyorum.

Festivalde oyunu yeniden izleme gereği duymadım. Ancak izleyenlerin oyuna dair güzel sözleri kulağıma kadar geldi.

İyi Delirdik

Festivalde beşinci gecenin perdesini ise Yapıcı Tiyatro’nun oyuncuları açtılar. Nihan Durukan ve Necmi Yapıcı İyi Delirdik isimli tek perdelik komediyle sahne aldılar. Festivalin en ilgi çeken oyunuydu İyi Delirdik.

Seyirciyle yüksek enerjili bir etkileşim kuruldu ve hatta kahkahaların sıra dışı ritmi yüzünden oyuncuların oyunu durdurduğu anlar oldu. Eğer kurgunun bir parçası değilse küçük teknik aksaklıklar bile oyuncuların anlık yaratıcı çözümleriyle kolayca savuşturuldu. Mesela sahneye verilmesi gereken telefon sesi verilemeyince oyuncular telefon sesini taklit ederek arama yaptılar ve oyunun ritmini hiç bozmadan telefon görüşmelerini gerçekleştirdiler. Telefon sesini aktaramayan rejiyi de ustaca oyuna kattılar. Bu tarz çıkıntılar bile oyunu güzelleştiren unsurlara dönüştü seyircinin gözünde.

Oyunun yüksek temposu, bölümler arası geçişlerdeki doğallık izleyicileri oyunun bir parçasına dönüştürdü. Zıtlıklardan doğan komik diyaloglar, kadın ve erkek dünyasına ait klişe espriler, evlilik kurumunun sosyal medyadan olumlu ya da olumsuz etkilendiğine dair kimi banal görüşlerin tiye alınışı bütün hepsi seyircinin gülümseyen yüzünde neşeye dönüştü.

Seyir zevki yüksek olan bu oyun belki de festivaldeki mesajsız tek oyundu. Yansıtmacı bir tarzla sahnelenen oyunda seyirci sahneye değil aynaya bakıyor gibiydi. Kendinin en komik hallerini gösteren içbükey ya da dışbükey bir aynaya…

Oyunda seyirciye yönelik olumsuz bir yorum yapmadılar, yermediler, yargılamadılar, eleştirmediler, yol göstermediler, düşünmeye de davet etmediler. Şimdiye dek neler yapmışsak onları bize belli bir bütünlük içinde yeniden gösterdiler. Çok iyi hazırlanmış çok başarılı oyunculuklarla son derece avam bir oyun izledik.

İyi Delirdik oyunu hiçbir şey anlatmamanın güzelliğine övgü gibiydi. Kısacası eğlenceli düşüncesizlikti.

Ruhun İfşası

Festivalin altıncı günü Gürcistan ekibi Liberty Theatre kendi ekipmanlarındaki teknik bir aksaklık nedeniyle perdeyi açamadı. Oyun ertesi gün saat 15.00’a ertelendi. Ne yazık ki bilet iptalleri oldu ve kalabalık izleyici grubu ertesi gün üçte bire düştü.

Ruhun İfşası diye tercüme edilen oyunun yönetmeni Avtandil Varismashvili’ydi. Yedinci güne sarkan ve saat 15.00’a bırakılan oyun Gürcüce oynandı. Oyundaki diyalogların çevirileri oyuncuların hareketleriyle yüksek düzeyde senkronizeydi. Bu sayede oyunu alt yazılı bir film rahatlığında izledik.

Oyunda muhalif bir yazar olan Tornike’nin karısı Salome, kocasının yerini sorguda söylemediği için işkence görmüş ve tecavüze uğramıştır. Salome ve Tornike’nin yaşamına odaklanılan oyunda işkencecinin de sahneye girmesiyle asıl hesaplaşma başlar. Muhalif olmanın bedelini göstermeye çalışan gerçekçi bir oyundu Ruhun İfşası. Festivaldeki en güzel oyunlar arasındaydı.

Liberty Theatre oyuncuları festivale çok talihsiz bir başlangıç yapsalar da performansları muhteşemdi. Mağdurun işkencecisiyle yüzleşmesi, işkencecinin kendisiyle yüzleşmesi, toplumdan gizlenen gaddarlığın bir gün bir nedenle mutlaka açığa çıkacak olmasının ustaca gösterilişi… İşkencecinin teşhir olmak kaygısı… Çaresizlikten kaynaklanan zorunlu dönüşüm… Bütün hepsi çok güzel işlendi Ruhun İfşası’nda…

Dekor, kostümler, müzik ışık, çeviriler… Hepsi çok başarılıydı. Hatta oyunu izleyenler arasında 12 Eylül zindanlarında işkence gören arkadaşlarım da vardı. Salome’nin acılarıyla çok çabuk özdeşlik kurduklarını gözledim. Üzüldüm. Lanet okudum bütün işkenceci ve tecavüzcülere.

Salome’nin acıları, işkenceciler karşısındaki kararlı duruşu, yüzleşmeler sonunda hayata dönmek için bulduğu çözüm; evrensel duygulara bağlanıyordu. Sevgi ve nefrete…

Lygos Kuyusu

Festivalde yedinci gün İstanbul’dan gelen Tiyatro Lygos festival perdesini açtı bu kez… (Hayatımda ilk defa aynı gün içinde bilet alarak iki farklı tiyatro oyunu izledim)

Tiyatro Lygos’un sahnelediği oyunun ismi Lygos Kuyusu idi. Hazal Kalfa Sevin’in yönettiği oyunda dört oyuncu rol alıyordu.

Lygos Kuyusunu temsil eden bir dekor etrafında oynanan bu oyun belki de festivalin en kapalı ve anlaşılması en güç oyunuydu.

Lygos İstanbul’un bilinen en eski yerleşim yerinin adıdır, dolayısıyla İstanbul’un bilinen en eski adı olarak da anılır. (Lygos, Byzantion/Byzantium, Konstantinopolis, İstanbul)

İstanbul’un ad değiştirme macerası aslında İstanbul’da yaşayanların hikayelerindeki büyük dönüşümlerde gizlidir. Oyun işte bu dönüşümlerin kırılma noktalarını referans alarak ilerliyor. Mitolojiden, söylencelerden, tarihî olaylardan yararlanıyor ve epik bir anlatımla bir masal formunu tutturuyor.

Seyircilerin arasından geçip sahneye; yani kuyuya inen kara elbiseli bir kahinle başlıyor bütün macera… Kâhin her defasında kehanetini ileri sürüyor ve o kehanetle ilgili bölüm kuyudakilere üflenen ruhla İstanbul’un yeni hayatını başlatıyor. Ve kehanet mutlaka gerçekleşiyor. İstanbul’un binlerce yıllık değişen çehresi bir masal tadında ve belli olayları referans alarak anlatılıyor. Zaman değişiyor, olaylar değişiyor ama mekân değişmiyor. Mekân daima Lygos (İstanbul)

Aristotelesçi üç birlik kuralına karşı duran dramaturjisi yüzünden kehanetler arası geçişler izleyiciyi zorluyor. İstanbul’un dehlizlerinde gezintiye çıkarılmak istenen seyirci bazen bir vebaya bazen bir yangına bazen de bir fethe denk geliyor.

Kuyu metaforundan da anlaşıldığı gibi izleyiciye yoksulların ölümcül maceraları izletildi.

Oyunun sahne tasarımı, dekoru ve kostümleri minimalist tarzda tasarlanmıştı. Örneğin oyunda çekilen kılıçlar, masaya serilen haritalar tıpkı sokaklarda oyun oynayan çocukların yaptığı gibi hayaliydi.

Oyunculuk performansları ise çok yüksekti. Bence festivaldeki en başarılı oyunculuk performansı Delibaş ve Gidius’a hayat veren Görkem Yankın’daydı.

Lygos Kuyusu ortalama izleyicinin bilgi düzeyini aşan ve anlaşıl(a)mazlık sularında gezinen bir oyundu.

Sığıntılar

Festivalin sekizinci ve son günü… Bu kez perdeyi Denizli Büyükşehir Belediye Tiyatrosu açtı. Slawomir Mrozek’in Sığıntılar isimli oyununu sahnelediler. Baştan söyleyeyim ki oyun harikaydı. Festivalde dekor ve kostümleri, oyunculukları, anlatısı, mesajı, olay durum karakter karşıtlıkları… Kısacası tasvirlerdeki kontrastlarıyla en başarılı oyundu.

Polonyalı tiyatro yazarı Slawomir Mrozek alegorik politik tiyatronun en belirgin özelliklerini Sığıntılar isimli eserine öyle güzel nakşetmişti ki hayranlıkla izledim.

Oyunda sahnedeki karakterlerin mimik ve jestleri, diyaloglarda sıkça kullandıkları bize özgü argolar oyunun bizim ülkemizde geçtiği izlenimini uyandırsa da oyun işçi sınıfının, ezilenlerin, göçmenlerin olduğu her ülkeye aitti. Yönetmen bu durumu aşırıya götürmeden belli belirsiz bir tarzda ele almış ve oyunda gösterilmek istenen tipolojinin evrensel özelliklerini de ön plana çıkarabilmişti.

Biri ülkesindeki şartlardan kaçarak başka bir ülkeye yerleşen bir filozof diğeri ise aynı ülkeye çalışmak üzere gelen bir işçi… İkisi de göçmen, iki sığıntı yani… Aynı evi paylaşan iki yoksul… Biri dünyayı; yani toplumsal ilişkileri bağırsaklarına varıncaya kadar tanımış, etüt etmiş bir entelektüel… Diğeri ise en zorlu işlerde karın tokluğuna çalıştırılmaya alıştırılmış başka türlü bir yaşam bilmeyen kaba saba bir işçi…   

Sığıntılar oyununun dekoru üniversitedeki öğrenci evimizin bir benzeriydi. Oyun beni buradan da yakalamış olmalıydı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Oyunu çok beğendim.

Oyunun sonunda yönetmen Sinan Küçüköz’ün konuşması da anılmaya değerdi. Bu yazının girişinde bahsettiğim Mutlak Butlan hukuksuzluğuna Küçüköz de değindi ve bu hukuksuzluğa tavır alan güzel bir konuşma yaptı. Küçüköz hem yönettiği oyunla hem de gündemi doğru yerden yakalayan üslubuyla izleyiciden bol bol alkış aldı.

Sonuç Yerine

Festival Bulancak Sanat Tiyatrosu genel sanat yönetmeni Mustafa Çolakoğlu’nun kapanış konuşması ve festivale emeği geçenleri sahneye davet etmesiyle son buldu.

Böyle uzun bir yazıyı kaleme almakta iki muradım vardı. Birincisi; bir ilçede zor şartlarda gerçekleştirilen bir tiyatro festivalinin anatomisini bir yazarın gözünden belgelemiş olmaktı. İkincisi de bu tarz etkinlikleri düzenleyen, başka ülkelerden ve başka şehirlerden gelen ekiplere çok dikkatli bir şekilde izlendiklerini emeklerine kıymet biçildiğini göstermekti. Onların sanata, kültüre yaptıkları katkıları bu yazı vesilesiyle bir kez daha onurlandırmak ve saygıyla anmaktı. Umarım bunda başarılı olmuşumdur.

Tiyatro günlerine katılan seyircilerin oyuna ve oyunculara karşı tutumu, teveccühü de alkışı hak ediyordu. Lygos oyununda kâhinin oyunculara üfleyerek verdiği ruh gibi seyirciler de bu harika oyunları izlerken kâh tuttukları kâh üfledikleri soluklarıyla festivale ruh verdiler, can kattılar. Ne mutlu onlara! Saygıyla selamlıyorum hepsini…