Hafıza Testi: Otoportre, Frida ve Güzellik Algısı

Otoportre çalışmak, ressamlar için adetten sayılsa gerektir. Şöyle birazcık düşünün bakalım; otoportresini anımsayabildiğiniz bir ressam var mıdır hafızanızda?

Vincent van Gogh ile Frida Kahlo’nun otoportreleri benim gözümün önünde hemen capcanlı belirdiler. Biraz daha düşününce Salvador Dali ile Picasso’yu da hatırladığımı fark ediyorum. Dali’yi daha net Picasso’yu ise daha müphem hatırlıyorum. Ama Frida’nın yeri bambaşka!

Kahlo’nun toplumsal hafızamızda -özellikle de kadınlar arasında- önemli bir karşılığı var. Çünkü onun otoportrelerinde yapıntısız bir güzellikle karşılaşıyoruz. Belki de bir anti-güzel güzellemesi diye tarif edebileceğimiz kavramsal bir karşı çıkışa varıyoruz.

Malumunuz üzre; kapitalizm insan bedenini basit bir reklam nesnesi olarak idealize ederken aynı zamanda belirgin bir güzellik fikrini de tüm topluma yutturur. Bedenlerin kusursuzluğu fikri Klasik resim sanatından Modern resme aktarılmış ve günümüzde ilahi nedenler ticari nedenlere dönüşmüştür. Bu güzellik anlayışı Frida’nın tuvalinde adeta duvara toslar. Çünkü onun acıyı ve çaresizliği nesnel varlıklara dönüştüren bilinçaltı figürleri gerçeğin kompozisyonunu soyut somut ilişkisi bağlamında başka bir düzleme taşımıştır.

Pekiyi sizce neden Frida’nın portresi? Hadi gelin bu soruyu buraya bir kenara bırakalım da isteyen istediği gibi yanıtlasın. Çünkü şimdi dikkatinizi daha farklı bir yöne çekmek niyetindeyim.

Tiyatronun Cenazesi

Tiyatro merakı açısından Bulancak ve Giresun’un Türkiye’de özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bir abartı sayılmayacaksa eğer, bu iki kentte -özellikle de Bulancak’ta- hiç bitmeyen bir tiyatro mücadelesinden bahsedebiliriz. Mücadele diyorum çünkü devletin ve belediyelerin ilgisizliği yüzünden, bu sanata gönül verenlerin hayatları, tıpkı sahnede dramatize ettikleri o yaşamlar kadar çetin geçmektedir. Yardımsız, ilgisiz, üstelik bol eleştirili ve hatta suçlamalı bir tiyatro pratiği! Bütün bunların üstüne telif haklarını elinde bulunduran ajansların insafsızlığa varan taleplerini de koyun! Bu şartlarda tiyatronun açık kalması ve bir oyun çıkarması mucizeye dönüşüyor. Sahnenin tozunu yutanlar ise ne yazık ki çok sevdikleri o tiyatronun cenazesinin kalkacağı günü bekliyorlar ümitsizce.

Halbuki neden güzel bir tiyatro salonumuz yoktur bizim? Hak etmiyor muyuz? Hatta neden merkezi ve yerel yönetimin dümen suyuna girmeyen ve gerçek sanat insanları tarafından yönetilen bir kültür merkezimiz yok şehirde? (Elbette cevapları biliyorum, okuyucuya hatırlatmak üzere bu soruları soruyorum) Oyuncusu, sanatçısı, yazarı çizeri ve sanat izleyicisi bol olan bu kentin, sanatla ilgili sorunlarını görmezden gelmeye alışmış olan idarecilerinin sayısı da bir hayli fazladır! Oysa sanat ve spor alanı tıpkı sanayide, bilim ve teknolojide olduğu gibi bir kentin gelişmişliğinde belirleyici bir kriterdir.

Gençlerin, yeteneklerini özgürce geliştirebilmelerinin, insanlığın ve ülkenin sorunlarına kafa yoran, empati duygusu yüksek bireylere dönüşebilmelerinin yegâne yolu sanatsal ve sportif faaliyetlerden geçmektedir. Sanatsal açıdan geri kalan kentlerimizin sanat faaliyetlerine uygun mekanlarla donatılması gerektiği aşikardır. Giresun bu konuda çok zayıf Bulancak ise sanattan tamamen uzaklaştırılmışçasına kaba saba bir görünümdedir. Fakat burada yaşayanlar olarak bizler, merkezi iktidardan ve yerel yönetimden, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla hak ettiğimiz mekanları, kurumları ve bu saygıyı neden talep etmiyoruz? Neden?

Gelişmiş ülkelerde şehrin büyüklüğüne ve tarihsel dokusuna bağlı olarak tiyatro salonlarının genellikle bir sanat kompleksi içinde yer aldıklarını görürüz. Çünkü kent mimarisi bu kompleksleri dikkate alarak kurulur. Merkezi lokasyonların çehresi buralardaki etkinlerle değişip değer kazanır. Daha iyi bir sanat hedefiyle çıkılan bu yolda daha iyi bir yaşam hedefine de ulaşılmış olur. Peki bütün bunlar burada yaşayanlar ve kentin yöneticileri tarafından bilinmiyor mu? Elbette bilinmektedir! Ülkemiz için söylüyorum; stadyumlara gösterilen özenin onda biri sanat komplekslerine de gösterilmiş olsaydı soluduğumuz havanın kalitesi bile değişirdi. Dilerseniz geçmişe bir bakın. Anadolu’da birçok yerde karşımıza çıkan antik tiyatrolardaki o görkemi, o akustiği, oturma düzenini bir inceleyin. Sonra da gelin Bulancak’ta ve Giresun’da sanat mücadelesi veren arkadaşlarımızın -buna da şükür diyerek-oyunlarını oynadıkları o tiyatro salonlarını bir inceleyin. Ne Bulancak ne de Giresun’da yaşayan kişiler olarak bizler bu tablodan mutluluk duyamayız. Birçok yönüyle Helenistik ve Roma dönemi tiyatrolarının bile bin yıl gerisindeyiz.

Unutmayalım ki gençlerin birbirini katlettikleri, çeteleştikleri bu dönemde daha özgürlükçü, demokratik değerlere daha saygılı bir toplum yaratabilmenin en emin yoludur sanat. Bütün düşünce tarihi bize bunu böyle öğretir. Tüm önemli değişimler ve toplumsal tartışmalar sanatın eleştirel gücüyle başlar. Çünkü bir toplumda, değişimin toplumsal koşulları oluştuğunda nelerin değişmesi gerektiğini dolayımsız bir biçimde sanattan öğreniriz. Çünkü sanat değişimin getireceği tüm olasılıkları önümüze kor. Bütün baskılara rağmen korkunun üstünde sörf yaparcasına sözünü mutlaka geleceğe taşır.  

Frida

Salı akşamı (20 Ocak 2026) Giresun Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun (GBŞT) Vahit Sütlaş salonunda Frida Kahlo’nun yaşamını anlatan ‘Frida’ isimli oyununu izledim. Beliz Güçbilmez’in yazdığı, Erdal Yıldırım’ın yönettiği oyunda Duygu Güneş Frida’yı canlandırdı.

Frida hem dünya görüşü hem ıstırap dolu yaşamı hem de gönül ilişkileri nedeniyle popüler bir ressamdır. Çocuk yaşta Zapatistaların devrim mücadelesine tanıklık etmiş biridir. İlerleyen yaşlarında ise politik tercihini işçi sınıfından yana yapmıştır. Meksika Komünist Partisi üyesidir. Entelektüel çevrelerde de tanınan biridir. Kendisi gibi komünist bir ressam olan ünlü Diego Rivera ile evlenmiştir. Troçki ve eşi Natalia ile olan dostlukları, onun yaşamında önemli bir yer tutmaktadır. Bilindiği üzere Frida’nın yaşamı çocuk felci ve trafik kazası gibi nedenlerle ıstırap dolu bir yaşam şeklinde geçmiştir. Onun bu ıstıraplı ve gelgitli yaşamı eserlerinde sürrealist diyebileceğimiz bir tarzda ifadesini bulmuştur. Gerçi kendisi sürrealist olmadığını ve kendi algıladığı gerçekliği resmettiğini özellikle belirtir.

Frida denince akla otoportresinde çizdiği haliyle kalın ve bitişik kaşlar, alınmamış bıyıklar, kırmızı ve dolgun dudaklar, sallanan küpeler ve ıstırabını masumca bastıran bir yüz ifadesi gelir. İnsanı derinden düşünmeye sevk eder Frida’nın portreleri.

Salı akşamı GBŞT Vahit Sütlaş sahnesinde, tam da yukarıda tasvir ettiğim gibi bir Frida vardı karşımızda. Biraz uzun boylu görünüyordu ama olsun. Yine de karşınızdaki oyuncunun Frida olduğuna ikna oluyordunuz. Çünkü yüz hatlarıyla Frida’yı çağrıştıran bir sima seçilmişti. (Belki de oyuncunun makyaj ve kostümünden dolayı böyle düşünmüş olabilirim)

Oyunda Fridayı Duygu Güneş canlandırdı ve oynarken de çok büyük bir efor sarf etti. Doğrusu başarılı bir oyunculuk çıkardı. Ancak tiyatro oyununun başarısı yalnızca oyuncunun başarısına bağlı değildir. Diğer faktörler de belirleyicidir. Hele de tek kişilik oyunlarda seyircinin dikkatini diri tutabilmek öyle pek kolay bir iş değildir. Burada bütün yükü oyuncunun sırtına yükleyemezsiniz. Başka önlemler de almak zaruridir. Bu noktada Frida oyununun metin yazarlığı ve yönetmenliği anlaşılan o ki optiklerini tamamen aynı yere yani Frida’nın yaşamındaki o büyük ıstıraba çevirmiş olmalılar. Bu durumda da oyuncu pek haklı olarak oyununu tek bir duygu tipi üzerinden yorumlamak zorunda kaldı. Oysa yaşamda da sanat eserlerinde de duygu tipleri tek düze değildir. Önemli olan duygular arsında anlamlı geçişler üretmektir. Kontrastlar yaratmaktır. Tek kişilik oyunlarda ana fikri aktarabilmenin olanakları kısıtlanıyormuş gibi düşünülse de gerçekte öyle değildir. Sesler, efektler, içsesler, ışık oyunları, dekorlar, kostümler bütün bunlar daha yaratıcı yorumlanabilirdi. Seyirciyi hiç güldürmeden, gülümsetmeden ve yaklaşık elli dakika sürecek olan trajik bir duygu durumunun içine hapsetmek sanatsal bir tercih gibi görünse de pratikte verilmek isteneni zayıflatan bir karara dönüşebilir. Nitekim bu nedenle Frida’nın daha iyi anlatılabilmesinin olanakları yok edilmiş oldu.

Sonuç olarak Frida gibi önemli ve devrimci bir sanatçının ıstıraplı öyküsünü gerçeklere sadık kalarak ve tek bir oyuncuyla anlatmak elbette ki zor bir işti. Didaktik anlatım ve estetik bakış aynı yakada aynı düğmeyle iliklenmeye çalışıldı. Hakkını yemeyelim; oyun başarılı bir biçimde sahnelendi. Seyirci de cömert alkışını esirgemedi. Selamlama seremonisinde Frida (Duygu Güneş) seyircinin bütün alkışını alarak sahneden ayrıldı.

Görevlilerden öğrendiğim kadarıyla Giresun seyircisi Frida’ya uzun süredir ilgi gösterip salonu dolduruyormuş. Salonun benim bulunduğum akşamda da hemen hemen dolu olmasına ayrıca sevindiğimi belirtmeliyim. 

Aslına bakarsanız Giresun gibi küçük bir kentte Frida gibi önemli bir sanat insanının yaşamını konu edinen bir oyunu repertuvara almış olmak bile başlı başına önemliydi. GBŞT’yi ve Frida oyununda emeği geçenleri bunun için de kutlamak gerekiyor.

Merhaba

Çarşamba akşamı (21 Ocak 2026) Bulancak Sanat Tiyatrosuna misafir olan ve Ordu’da faaliyet yürüten Özüm Sahne’nin ‘Merhaba’ isimli uyarlama oyununu izledim. Oyunun yönetmeni Dilek Aktaş Tursun, oyuncuları ise Nihal Ulu ve Fahrettin Bayraktar idi.

Parçalanmış bir aile ilişkisi üzerinden bireyin yalnızlığını, umutsuzluğunu ve bunalımını işleyen bir oyun sahnelediler. Tembelliğin, yalnızlığın ve bir salyangoz gibi kabuğuna çekilerek yaşamanın zaman içinde nasıl varoluşsal sorunlara dönüşebildiğini seyrettik. Biri kadın (Esther), biri erkek (Jhony) iki geçimsiz kardeş üzerinden insanın arzularına, bencilliklerine, para hırsına ve çaresizliklerine ışık tutulduğunu gördük.

Oyunda her iki oyuncunun da performansı şaşırtıcı derecede başarılıydı. Sahnede böylesine güzel oyunculuklara tanıklık etmekten büyük sevinç duyuyorum. Bu toprakların sanata verdiği değer açısından umutlarım da tazeleniyor.

Biri artık kendine hiç güvenmeyen diğeri de aşırı özgüvenli iki kişinin diyalogları üzerinden ilerleyen oyunda mekân, aile üyelerinin kendi eviydi. Seçilen dekorlara bakılırsa, oyundaki olayların 60’lı ya da 70’li yıllarda vuku bulduğunu iddia edebiliriz.

Diyaloglar izleyiciyi konunun içinde tutacak kadar canlıydı. Ancak finalin beklenenden daha sönük geçmesi benim açımdan bir miktar hayal kırıklığı yaratmadı değil. Öte yandan oyunda gösterilen olguların gerçek yaşama güçlü bir biçimde bağlı kalma eğilimini dikkate aldığımızda ise böyle bir finalin hatalı bir yorumlama olduğunu da söyleyemeyiz.

Sonuç olarak öylece başlayan oyun öylece de bitmiş oldu. Serilen düğümler çözüldü. Oyunun bitiminde her iki oyuncu da büyük bir emekle hak ettikleri alkışları tahsil ederek izleyicilerini selamladılar. Özüm Sahne bizlere güzel bir oyun izletmiş oldu. Bundan sonraki çalışmalarında kendilerine başarılar diliyorum.

Bulancak Sanat Tiyatrosu’nun Özüm Sahne’yi misafir etmesini ve kendi aralarında bir dayanışma örneği göstermelerini çok kıymetli buluyorum. Umarım ulusal ve uluslararası düzeylerde böyle daha başka iş birlikleri de geliştirilebilir. Bu sayede bizler de birbirinden güzel oyunları izlemiş oluruz. 

Mikenden Kız Kaçırma ya da Troya Faciası

Vodvil Olarak Epope: Faciaya Gülmek

23 Ocak Cuma akşamı, öğrencim ve arkadaşım Yaşar Kemal Habiboğlu ile bir kez daha GBŞT Vahit Sütlaş sahnesindeyiz. Bu kez Vahit Sütlaş salonu daha dolu ve daha hareketli görünüyor gözümüze.

Yaşar Kemal ile oyunun afişine göz atıyoruz. Oyun yazarının ve yönetmeninin Erdal Yıldırım olduğunu görüyorum. Erdal Yıldırım salı günü izlediğimiz Frida oyununun da yönetmeniydi. Bakalım bu oyundaki yönetmenlik başarısı diğer oyuna kıyasla ne durumda olacaktı? Baştan söylemeliyim ki Troya Faciasının yönetmeni olan Erdal Yıldırım’ı Frida’nın yönetmeni olan Erdal Yıldırım’a göre daha başarılı buldum.

Erdal Yıldırım Troya savaşını bir vodvile dönüştürerek, savaş gerçekliğini ve o büyük tanrısal kahramanlıkları bir de komedinin penceresinden göstermek istemiş bizlere. Hiç kuşku yok ki Yıldırım, riskli bir seçim yapmış.

Oyunda olayların gelişimi açısından bakıldığında hem orijinal metne sadık kalındığını hem de güncele bağlanıldığını görüyoruz. Yaşar Kemal Habiboğlu, sahnede gördüğümüz Pandaros’un Öztürk Serengil’e öykünerek konuştuğunu belirliyor mesela. Örneğin; Silivri zindanı göndermesi, fındık üzerine yapılan espriler, Gay’liğe yapılan göndermeler ve daha pek çok detay ile Erdal Yıldırım trajedinin ağlayan maskesindeki o dudakları yukarı bükmeyi deniyor ve de vodvil dairesinde kalarak gülen bir surat yaratmaya çalışıyor. Bence bunda başarılı da oldu.

Kusur arayan gözlerden kusurlar elbette hiç eksik olmaz. Kusur bulmak için değil ama oyunun başında sahnede sisler içinde beliren Homeros’un kör bir destan anlatıcısı olduğunu (en azından bu yönde güçlü bir kanı bulunduğunu) anımsatmakta fayda vardır. Oysa sahnedeki Homeros’un gözleri fıldır fıldır döndü seyircinin üstünde.

Oyun, müzikler, efektler, danslarla akıp gitti. İki bölümden oluşan oyunun ilk bölümü kısmen uzundu. Bu bölüm Troya Faciasının nedenlerinin işlendiği bölümdü. İkinci bölüm ise daha hareketli daha akıcı ve savaş sahnelerinin gösterildiği bölümdür. Bilindiği gibi sanatın yaratıcı yönü sembollerin, imgelerin gücüyle ortaya çıkar. Bu nedenle anlatımdaki yaratıcılık sayesinde acı bir olayı gülerek de karşılayabiliriz. Etik açıdan ters görünen bu durum aslında esere bağlandığımızın da bir göstergesi olur. ‘Troya Faciası’ da işlevsel ve yaratıcı semboller üzerinden akıcı bir şekilde ilerledi. Böylece bir savaş faciasını gülerek izleyebildik. Buradaki gülmek eyleminin savaşı küçültmek dolayısıyla da yermek anlamına geldiğini de özellikle belirtmeliyiz.

‘Troya Faciası’nda oyunculuklar gayet başarılıydı. Hem verilen rolleri gereği hem de başarılı performansları nedeniyle bazı oyuncuların öne çıktığını söyleyebilirim. Birçok oyuncunun birden fazla rolü vardı. Bazen tanrıça, bazen köylü, bazen savaşçı, bazen keçi, bazen de muhafız oldular. Kostümler, dekorlar sayesinde kişiler, anlamlar, mekanlar değişiverdi. Bu değişimlere rağmen yadırganacak durumlar oluşmadı. Burada göze batan tek kişi hem Odysseus hem de Hektor’u canlandıran Fatih Mehmet Hekimoğlu idi. Odysseus için çok uygun bir seçimdi Hekimoğlu ama anlaşılan kadrodaki yetersizlik gereği mecburen Hektor olarak da seçilmişti. Oysa Hektor da tıpkı Agamemnon ve Akhilleus kadar heybetli biri olarak tasvir edilir İlyada’da. Hekimoğlu, Odysseus karakteri için çok uygun olsa da Hektor karakteri için hiç uygun değildi. Bunun bir zaruretten kaynaklanmış olması bir şeyi değiştirmez; oyunu sakatlayan bir unsur olarak göze batmaya devam eder.

Dikkatimi çeken performansları tek tek anmayı yersiz görüyorum çünkü oyunda herkes başarılıydı. İzlenmeye değer bir oyun vardı ortada. Kısıtlı bir bütçeyle kotarıldığı çok belli olan bu prodüksiyon için keşke biraz daha kaynak ayrılabilse de oyuna yeni oyuncular eklenseymiş.

Vahit Sütlaş sahnesinde vodvilin olanaklarını kullanan bir epope izledik. Brechtçi tiyatronun yabancılaştırma tekniğinden faydalanılan kimi bölümlerde seyircilerle de ilişki kuruldu. Onlarla göz göze gelmekten kaçınılmadı. Böylesi anlarda salonda oluşan dalgalanma oyunun evrenini genişletti. İzleyicinin oyunda aktif bir yapıtaşı olduğu onlara anımsatılmış oldu.

Aklımda kalan en güzel sahnelerden biriyle bitirmek istiyorum. İda dağındaki Zeus önüne gelen dosyalara imza atmaktan bıkmış bir vaziyetteydi. Oysa o imza attıkça aşağıda yaşayan biz ölümlüler, o dosyalara sıkıştırılmış olan çileli kaderlerimizi yaşıyorduk. Bir an için bir cumhurbaşkanı gibi kararnamelere imza atmanın ve bir tanrı gibi kader yaratmanın benzerliği üzerine düşündüm. Oyundaki imza esprisini içime doğru gülerek sessizce karşıladım.

Oyunun alkış hasadı gönülleri doldurmuştur diye düşünüyorum. Zira izleyiciler oyunun bitiminde keyifli görünüyorlardı.   

Bilindiği üzere Homeros bir kişi adı değildir. Homeros, Anadolu’da destan okuyan ozanların genel adıdır. İlyada Destanını anlatan ozanın adı Melesigenes’tir. Melesigenes’in başarısı öğrendiği destanı yazıya aktarabilmiş olmasındadır. Homeros olarak bildiğimiz Melesigenes dünyanın en ünlü ve en çok okunan yazarıdır. İlyada Destanında Troya savaşı büyük çarpışmaların yaşandığı bir savaş olarak tasvir edilir. Tanrısal kahramanların bir savaşın kaderinde nasıl da etkili olabildiklerinin en güzel anlatımıdır. Cesaret, korku, şüphe, ihanet ya da dualar insan eliyle savaş alanlarında çarpışmaktadır.

Heinrich Schliemann gelip de Troya’yı bulamasaydı belki de İlyada hiç yaşanmamış bir efsane olarak kalacaktı. Bu büyük facianın izleri toprak altında neredeyse üç bin yıl boyunca keşfedilmeyi bekledi. Troya savaşının filmlerini ve belgesellerini izledim. Ahmet Cevat Emre’nin çevirisi ile Varlık Yayınlarından çıkan kitabını titizlikle okudum, notlar aldım. Olayların geçtiği Çanakkale’de geziler yaptım, Homeros ve Troya ile ilgili değişik türde kaynaklar okudum ama Troya’ya olan ilgimi hiçbir zaman kaybetmedim. Giresun’da güzel İlion’un rüzgarıyla bir kez daha karşılaşmak beni mutlu etti doğrusu. Bu rüzgârı başarıyla estirdikleri için Giresun Belediyesi Şehir Tiyatrosuna (GBŞT’ye) teşekkür ediyorum. Alkışları çok olsun.

Çıkmaz Sokak Çocukları   

28 Ocak 2026 Çarşamba akşamı yine tiyatro yollarındayım. Sanki bana özel olarak hazırlanmış olan bir tiyatro festivalinin sıradaki oyununu izlemek üzere iyimser ve neşeliyim. Salona varıyorum, izleyici sayısına şöyle bir göz gezdirince karmaşık duygular yaşıyorum.

Seyirciler salondaki koltukların yarısını ancak doldurabildiler. Oysa bu kadar iyi sahnelenen bir oyun her gösteriminde çok daha fazla seyirciye ulaşmalıydı. Ben yirmi beşinci oyunu izleyenler arasındayım. Yirmi beşinci oyunun anısına oyun sonunda sahneye davet edildik. Fotoğraf çektirdik.

Lyle Kessler’in yazdığı oyunu Ali Neyzi Türkçeye çevirmiş. Oyunun yönetmeni ise bir kez daha Dilek Aktaş Tursun’du. Bu durum benim için ayrıca ilgi çekici oldu. Çünkü GBŞT’de izlediğim iki oyunun da yönetmeni olan Erdal Yıldırım için yaptığım karşılaştırmayı bu defa burada Dilek Aktaş Tursun için yapacağım. Hemen söylemeliyim ki Dilek Aktaş Tursun yönetmen olarak her iki oyunda da başarılıydı. Yine de bir seçim yapmam istenseydi Çıkmaz Sokak Çocukları oyununun yönetmenini öne çıkarırdım.

Çıkmaz Sokak Çocukları bir tiyatro metni olarak sağlam bir metinden oluşuyor. Tıpkı Merhaba oyununda olduğu gibi bu oyunda da bir kapitalizm eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Yönetmenin kapitalizm eleştirisi yapan eserler üzerinde çalışmasını değerli bulsam da benim açımdan asıl önemli olan oyunun nasıl sunulduğudur. Velhasıl amaçlanan estetik değere ulaştık mı? Bence evet, ulaştık ve güzel bir oyun izledik.

Yönetmen Dilek Aktaş Tursun için belki şu kadarını söylemek hakkımız olabilir. Her iki oyunun da kapitalizm eleştirisi yapması çok önemliydi. Öte yandan seyirciye ‘hiçbir çözüm yolu’ önermeyen metinlerin yarattığı çıkışsızlığı, umutsuzluğu bir yönetmen olarak aşmak, ‘aslında bir çözüm var’ diyebilen bir oyun yaratmak onun kariyeri kadar vicdani bir sorumluluğudur da artık.

Oyun sonunda kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum Tursun’u tebrik ettim. Kendisinden öğrendiğim kadarıyla 38 yıllık BST’nin ilk kadın yönetmeni olarak görev almış. BST’de yönetmenlik koltuğuna bir kadın tiyatrocunun bugüne kadar hiç oturmamış olmasını da ayrıca not ediyorum ve aradaki farkın giderilmesi için bundan sonraki yönetim organizasyonlarında bu duruma özel olarak dikkat edileceğini ümit ediyorum.

Philadelphia’da iki yetim kardeşin evinde başlayan oyun yine aynı mekânda bitti. Evden çıkamayan, gününün çoğunu elbise dolabında geçiren, psikolojik sorunlu Philip ile onun küçük çaplı hırsızlıklara, kavgalara karışan fakat yasal vurgunlara kafası hiç basmayan abisi Treat’in hikayesini izledik. Oyunda, tez ve antitez gibi duran sinik karakter ve baskın karakter kontrastı Harold’un sahneye girmesiyle senteze dönüştü sanki. Oyun daha bir hareketlendi ve merak uyandıran bir ritim tutturdu.

Her üç oyuncu da karakterlerini çok iyi yansıttılar. Harold ve Treat’in sahnede gerçekten viski içtiklerine inanmamak için hiçbir neden yoktu. Çünkü viski yudumlayan birinin jestleri ve mimikleri ancak bu kadar gerçekçi yansıtılırdı. Philip’in mızıka çalmak becerisinin bilişsel yeteneğiyle orantısı da gayet iyiydi. Diyaloglar canlı, dekor ve kostümler hikâyede anlatılan bunalıma derinlik katan bir düzeydi. Işık ve müzik izleyiciyi gerekli duygu durumuna sürüklemek için gayet efektifti. Sonuç olarak her şey yolunda gitti sahnede. Hatta küçük çaplı sakarlıklar bile ustaca kayboldu, yaşamın olağan akışında eridi.

Armağan Meyveci (Philip) öğrencilik döneminden de tanıdığım biridir. Daha önce başka bir oyununu izlemiştim. Şimdi bir kez daha başarılı olduğunu görmekten büyük sevinç duydum. Ona baktıkça Halit Akçatepe gözlerimin önüne geldi bir kez daha. Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu oyununda canlandırdığı karakter ile şimdi burada canlandırdığı Philip karakterinin saf, temiz bir tip olması gibi ortak özellikleri vardı. Belki de meyvecinin hayat verdiği karakterlerin saflığı ve Meyveci’nin Akçatepe’yi andıran çehresiyle ilgili de olabilir böyle düşünme nedenim.

Mustafa Çolakoğlu bu kez sahnede Harold olarak karşıma çıktı. Çolakoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı ve başarıyla yönettiği bir oyunu daha önce izlemiş ve hatta o oyununun yazısını da yazmıştım. (Yazıyı merak edenler için buraya bağlantısını bırakıyorum; https://mustafaturan.art/yazilar/deneme/findik-kabugundan-sacilanlar/) Çolakoğlu yalnızca bir yönetmen olarak değil perdenin önünde de ne kadar başarılı olduğunu kanıtlarcasına oynadı rolünü. Sahneye çok hakimdi, büyük memnuniyet duydum izlerken. Oyun bittiğinde onu da tebrik etme olanağım oldu.

Treat karakterine hayat veren Burak Baş’ı ise ilk defa izledim. Treat bizlere yalnızca var olmak ve kardeşini korumak güdüsüyle hareket eden bir gencin kapitalist sistemdeki çıkışsızlığını gösterdi. Burak Baş da onun bütün hırçınlığını başarılı bir biçimde yansıttı. Gerçek bir hırtı oynadı. Kardeşini seven ama onu baskılayan yetersiz bir hırt!

Bulancak Sanat Tiyatrosu’nun repertuvarında çok güzel oyunlar vardı. Bu oyun da onlara yeni bir tanesini eklemiş oldu. Coşkuyla ve ayakta alkışlanan oyunun seyirciye tamamen geçtiğini fark ettim. Final şaşırtıcı olmasa da son derece duygusaldı. Çünkü başlangıçta gördüğümüz ve kendi çaresizliklerinin farkında bile olmayan o çocuklar Harold sayesinde bu kez farkına varabildikleri yeni bir çaresizliğin içine bırakılmış oldular. Sanırım son sahnedeki oyunculuk seviyesiyle izleyicinin kalbi titredi. Çünkü seyirciye gösterilen o çaresizlik seyircinin her gün yaşadığı çaresizlikti. Bunu hazin bir bitişle idrak etmek duygusal yükü artırdı.

Benim Tiyatro Festivalim

Başarılı dört oyun izledim Giresun ve Bulancak’ta. Gördüklerimi hissettiklerimi yazdım. Eleştirilerim oldu ama hepsi de en olumlu pencereden bakılarak yapılan eleştirilerdi. Bu kentte yaşayan aydınlara, akademisyenlere, yazarlara ve sanatseverlere kentteki her türden sanat faaliyetlerine katılma, inceleme, konu etme duyarlılığı göstermeleri gerektiğini hatırlatarak yazıyı bitirmek istiyorum.

Gündem o kadar ağır ki sanata zaman kalmıyor diye düşünenler yanılıyorlar. Sanat ağır gündemlerle bastırılacak kadar hafif bir olgu değildir. Sanat gündemin kuyruğu değildir. Gündemle ilerler ve hatta belki ileri de geçer ama asla geri kalmaz. Gündeme dair her zaman için sözü boldur. Bu nedenle sanatsal faaliyetlerden uzak durulmaması temennisiyle diyorum. Sevgiler.